30 Ocak 2020

AYDIN KİMDİR, AYDIN SORUMLULUĞU NEDİR?

Doğrusu, Biz size herşeyi açıklayan âyetler, sizden önce gelip geçmiş olanlara dair misaller ve takvâ sahipleri için öğütler indirdik.
Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali, lâmbanın ortasındaki yuvaya benzer ki, onda bir kandil vardır. Kandil de bir fânus içindedir. Fânus ise inci gibi parlayan bir yıldıza benzer. O ne doğuya, ne de batıya ait olmayan bereketli bir ağacın yakıtından tutuşturulur ki, o yakıtın, ateş değmeden aydınlatacak bir hali vardır. İşte nur üstüne nur... Allah dilediği kimseyi nuruna kavuşturur. İnsanlara da böyle misaller verir. Çünkü Allah herşeyi hakkıyla bilir.
O nur öyle evlerde ışık verir ki, Allah onların yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Oralarda sabah akşam Onu tesbih ederler.
(24 Nur Suresi, ayetler 34-36)

AYDIN KİMDİR, AYDIN SORUMLULUĞU NEDİR?



İnsanlık var olduğundan beri toplum halinde yaşar. Toplumun en küçük birimi de ailedir. Aileden devlete kadar farklı büyüklüklerde, değişik maksat ve inançlarla bir araya gelmiş ya da getirilmiş olsa da her topluluk insanlığın bir şubesidir. Her topluluğun bir rehbere, lidere, öndere, yöneticiye ihtiyacı vardır. Bu yönetici/yönlendirici kişi aynı zamanda o toplumun yönetilmesi, yönlendirilmesi ve eğitilmesi için de sorumluluk sahibidir.

Yönetici/yönlendirici ve aynı zamanda eğitici konumunda olan kişiler ister bir aile reisi olan baba gibi doğal olarak o konumda bulunsun isterse seçim, tayin, atama, görevlendirme gibi yollarla herhangi bir topluluğun lideri, yöneticisi olsun bittabi bu sorumluluğu yüklenmiş olurlar.

Bir de bunların haricinde topluma örnek olan, insanların esin kaynağı gördüğü, kendisini ve fikirlerini benimseyip etkisinde kaldığı bazı şahsiyetler vardır ki bunlar öğretmen/hoca, alim/bilim insanı, yazar,  dini lider/imam, sanatçı veya medyatik olmuş kişilerdir. Bu kişilerin de tıpkı yukarıda sözünü ettiğimiz yönetici/yönlendirici kimseler gibi sorumlulukları vardır ve bu sorumluluğu yüklenmeleri elzemdir. İkinci grubun ilkinden farkı geldikleri bu noktaya bir takım kişisel özellikleri, aldıkları eğitim ve kendilerini ilgili alanda istihdam olmaya, faaliyette bulunmaya adamış olmalarıdır. Ortaya çıkardıkları netice toplum tarafından kabul görmüş ve onların eserleri toplumun takip ettiği bir yol olmuştur.

İşte tam da bu noktada bu kişilerin nasıl olmaları, ne gibi vasıflarının bulunması gerektiğini konuşma zarureti ortaya çıkıyor.


İnsanlara önderlik, liderlik, yöneticilik yapmak gerçekten çok önemli bir şeydir. Bu öyle bir konumdur ki bir lider, öğretmen, hoca ya da bir ebeveynin tesiri altında eğitilen, yoğrulan kişi zamanla bir kahraman, bir mucit, bir yardım gönüllüsü olabileceği gibi bir vandal, bir hırsız ya da asalak bir bireye de dönüşebilir. Olumlu tarafından bakarsak her insan bir tohum gibi uygun bir toprak, iyi bir iklim koşulu ile yeterli su ve  besini alırsa çok iyi ürünler verir. Bununla da kalmaz kendinden sonraya çok iyi tohumlar da bırakır. Bu özellikler aslında bilkuvve bütün insanlarda yaratılıştan mevcuttur. Yani iyi olma ve iyiliği yayma, yaşatma potansiyel olarak her insanın genlerinde olan doğal, fıtri bir temeldir. Önemli olan bu temelin, bu nüvenin bozulmadan muhafaza edilmesi ve üzerinde önce kendisine sonra insanlığa iyilik, doğruluk ve güzellik numunesi olacak bir gövde inşa edilmesidir.


İnsanoğlunun iyi, doğru ve güzeli yaşatması için toplumun en küçük şubesi olan aileden başlamak üzere bütün toplum şubelerinde numune şahsiyetlere ihtiyacı vardır. Numune şahsiyetler doğal olarak içinde bulundukları toplumun lideridirler. Ancak iyi, doğru ve güzelin karşısında duran aslında karanlığın ta kendisi olan kötülük odakları onu karartmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. İşte bu karanlığın üzerine bir fener, bir projektör gibi bütün ışıklarını yansıtabilen liderler karanlığın içinde gizlenen tüm pislikleri ve tuzakları ortaya çıkarabilirler. Karanlıkların karşısında duran ve topluma karanlıkları aydınlatmakla mesul olan kişiye bu yüzden "aydın" diyoruz. Aydın, bir nevi etrafı karanlıklarla çevrili olan toplumun aydınlanma kaynağıdır. Karanlıkla mücadele etmek için ışık, yani aydın ve ışık için de kaynak lazımdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bunların tamamı bilkuvve olarak topluma önder olacak numune şahsiyetlerde mevcuttur. Bu nüvenin potansiyelden aksiyona geçirilebilmesi için kaynaklarından çok iyi beslenmesi gerekir. 

Kaynak nedir? Kaynak aydının içinde yaşadığı toplum, içinden geldiği tarih, üzerinde yaşadığı yerküre ve elbette toplumun binlerce yıldır taşıdığı iyilik, doğruluk ve güzellik adına biriktirdiği müktesebatıdır. Hiçbir bitki genlerini taşıdığı tohum, yetiştiği toprak ve iklim koşulları ile onu yetiştiren ortamdan aldığı besinlerin dışında bir ürün veremez. Hastalıklar elbette olabilir lakin onlar arızidir. Aslolan daima sağlıklı ürün vermesidir. İşte aydın da içine doğduğu toplum, devraldığı tarih, bütün çevresiyle üzerinde neşvü nema bulduğu yerküre ile öncelikle içinde yaşadığı ve sonra bütün insanlığın müktesebatını her zerresinde hissetmelidir. Alıcıları böylesine kapsayıcı bir şekilde hassasiyetle açık olan aydın sözkonusu kaynaklardan çok iyi beslenebilir ve doğal olarak karanlıkların karşısında güçlü bir ışık olabilecek enerjiyle yüklenir.

Yukarıdaki Nur Suresi 34-36 ayetlerinde Rabbimiz bizzat kendisinin insanlara karanlıklar karşısında nasıl bir ışık kaynağı olduğunu bildirirken bu misal ile bize bir öğüt vermektedir aynı zamanda. Bu öğütten bizim alacağımız bir ders ve ibret de Allah'ın biz insanları karanlıklar karşısında nasıl bir ışık kaynağı ile aydınlattığını anlamamız, mü'minlerin de içinde bulunduğu toplum için birer ışık kaynağı olmaları gerektiğidir. Aydınlanmak ve aydınlatmak mü'minin en önemli vasıflarındandır. İyi bir mü'min mutlaka iyi bir aydın olmak durumundadır.

Peyami Bayram
30.01.2020
İstanbul

16 Ocak 2020

KİM BU MÜNAFIKLAR?


KİM BU MÜNAFIKLAR?

Kur’an’da birçok ayette münafıklara yani ikiyüzlülere dikkat çekildiğini görmekteyiz.

Farklı türleri olabilse de genelde münafıklar gerçekte Müslüman olmamalarına rağmen Müslüman gibi davranan ama içten içe de Müslümanlar arasına ayrılık sokmaya, fitne ve kargaşa çıkarmaya uğraşan insanlardır.

Üstelik bu kişiler Kur’an vahyi indirilmeye devam ederken yani daha peygamberimiz hayattayken faaliyetlerine başlamışlardır.

Bunların bir kısmı gerçekte Yahudi, Hıristiyan ve müşrik olmalarına rağmen Müslüman gibi görünerek gerek eski inançlarındaki birçok şeyi İslam dinine sokmak gerekse kasıtlı olarak peygamberimizden hiç duymamış olmalarına rağmen birtakım şeyleri dinin emirleriymiş gibi yaymak için çalışan kişilerdir.

Kur’an bu konuda her fırsatta hem peygamberimizi hem de inananları uyarmaktadır:

“İnsanlardan öyleleri vardır ki: ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ derler; oysa inanmış değildirler.(Sözde) Allah’ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar da farkında değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı onlar için acı bir azap vardır. Onlara: ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde: ‘Biz sadece ıslah edicileriz’ derler. Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama farkında değildirler. Ve (yine) onlara: ‘İnsanların iman ettiği gibi siz de iman edin’ denildiğinde: ‘Düşük akıllıların iman ettiği gibi mi iman edelim?’ derler. Bilin ki, gerçekten asıl kendileri düşük akıllıdır; ama bilmezler. İman edenlerle karşılaştıkları zaman: ‘İman ettik’ derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise derler ki: ‘Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla sadece) alay ediyoruz.’” (Bakara Suresi 8-14).

Yine aynı şekilde ayetler, kimi insanların Allah’ı şahit tutarak gerçeği saptırdığına dikkat çeker:

“İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına ilişkin sözleri senin hoşuna gider ve kalbindekine rağmen Allah’ı şahit getirir; oysa o azılı bir düşmandır.” (Bakara Suresi 204).

Münafıkların inananları saptırmaya çalıştıklarını hatta bu çabalarında ileri giderek peygamberimizi dahi saptırmak için uğraştıklarını haber verir ayetler:

“Eğer Allah’ın fazlı ve rahmeti senin üzerinde olmasaydı, onlardan bir grup, seni de saptırmak için tasarı kurmuştu. Oysa onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar ve sana hiçbir şeyle zarar veremezler…” (Nisa Suresi 113).

Yine ayetler, münafıkların ve Yahudilerin bir kısmının peygamberimizi dinlediklerini ama Allah’tan gelen ayetleri saptırmak ve yalancılık etmek için dinlediklerini, aynı zamanda kelimelerin yapılarını bozmaya, ayetlerde ifade edilen şeylere bir anlamda takla attırmaya çalıştıklarına dikkat çeker:

“Ey resul! Kalpleri inanmamış olduğu halde ağızlarıyla “inandık” diyenlerin inkârda yarışırcasına koşanları seni üzmesin. Yahudilerden bazıları yalancılık etmek için dinlerler; huzuruna çıkmamış olan başka bir topluluk için dinlerler. Yerlerine oturmuş kelimeleri, yapılarını bozup değiştirirler. “Size şu verilirse alın, eğer o verilmezse çekinin.” derler…”(Maide Suresi 41).

Allah, dikkatli olması için peygamberimizi uyarmakta, hatta bu münafıkların kimler olduğunu peygamberimizin dahi bilmediğine, peygamberimizi de kandırmaya çalıştıklarına vurgu yapmaktadır:

“Çevrenizdeki bedevilerden münafık olanlar vardır ve Medine halkından da münafıklığı alışkanlığa çevirmiş olanlar vardır. Sen onları bilmezsin, Biz onları biliriz.” (Tövbe Suresi 101).

“Münafıklar sana geldikleri zaman: ‘Biz gerçekten şehadet ederiz ki, sen kesin olarak Allah’ın elçisisin’ dediler. Allah da bilir ki sen elbette O’nun elçisisin. Allah, şüphesiz münafıkların yalan söylediklerine şahitlik eder.” (Münafikun Suresi 1).

Ayetler, münafıkların yaptıkları oyunları haber vererek inananları uyarmaktadır.

Münafıklar oyunlarını öyle boyutlara taşımışlardır ki bir mescit yapmış ve bu mescidi, inananları Allah yolundan alıkoymak ve onları saptırmak için karargâh edinmişlerdir.

Rabbimiz de peygamberimizi ve inananları uyarmıştır: “Bir de şunlar var: Tutup bir mescit yapmışlardır: Zarar vermek için, nankörlük için, inananları fırkalara bölmek için, daha önceden Allah ve resulüyle savaşmış kişiye gözetleme yeri kurmak için. ‘İyilik ve güzellikten başka bir şey istemiş değiliz!’ diye gerile gerile yemin de edecekler. Allah şahittir ki, onlar kesinlikle yalancıdırlar.” (Tövbe Suresi 107).

Ayetlerden de açıkça görüldüğü gibi, daha peygamberimiz hayattayken, Kur’an vahyini içine sindiremeyen müşrikler, münafıklar ve daha önce kendilerine kitap verilenler içinden kimi insanlar gerek dinde gerekse Müslümanlar arasında her anlamda fitne çıkarma yarışına girmişlerdir.

Daha peygamberimiz hayattayken bu mücadeleye girişenlerin, peygamberimizden sonra neler yapabileceklerini düşünmek zor olmasa gerek. Kur’an bu gerçeğe şöyle dikkat çeker:

“Onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Hâlbuki onların bir kısmı, Allah’ın sözünü işitip kavradıktan sonra, bile bile onu değiştirirlerdi.” (Bakara Suresi 75).

Çünkü peygamberimiz hayattayken Allah’a ve Kur’an’a atılan iftira ve yalanları yani dinde olmamasına rağmen kendisi üzerinden dinselleştirilmeye çalışılan uygulamaları düzelterek, Allah’ın ayetlerinden hareketle doğrusunu gösterme imkânına sahipti.

Ancak vefat ettikten sonra ortaya çıkan boşluğu fırsat bilenler, daha ilk günden Müslümanlar arasına ayrılık sokmaya ve dinde olmayan şeyleri dindenmiş gibi gösterme yarışına girdiler.

Durum bu kadar net ve açıkken, üstelik Rabbimiz bunca ayetinde bizleri uyarıyorken, nasıl olur da peygamberimize isnat edilen şeyler Kur’an’a arz edilmeden kabul edilebilir?

Dolayısıyla gerek peygamberimiz hayattayken gerekse vefatından sonra ortaya atılan ve zaman içinde artarak yaygınlaşan peygamberimize ait olduğu iddia edilen söz ve uygulamaların hiçbirisi, Kur’an gibi güvenilir olamazlar.

Kötü niyetli kişilerin elinde gerçek ile yalanın birbirine karıştırılmış olmasını anlamak zor değildir.

Kur’an’a uygun olmayan rivayetlerin kim tarafından rivayet edildiğinin ya da kimler tarafından derlenerek hangi kitaplara girmiş olduklarının bir önemi yoktur.

Kur’an’dan referans alamayan bir rivayetin, tarihsel açıdan dahi bir değeri yoktur.

Alıntı

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...