22 Şubat 2017





SOVYET ASKERİ TABANCAYI DAYAYINCA… 
"ŞİMDİ B.KU YEDİK"

İkinci Dünya Savaşı öncesinde Bakırköylü Ermenilerden Doktor Peştemalcıyan ailesiyle birlikte Türkiye ’den Almanya'ya göç edip Berlin'de bir halı ve kilim mağazası açmıştı. Savaş başlayıncaya kadar işleri yolunda gitmiş, baba Peştemalcıyan işleri oğlu Aram Peştemalcıyan'a bırakmıştı ama savaşla birlikte zorlu günler beraberinde gelmişti. Her gecen gün bir öncekini aratmaktaydı.

Savaş bütün hızıyla sürerken 1943'ün sonuna doğru Almanlar için savaşın gidişatı belli olmuş, daha fazla savaşacak gücünün kalmadığı ortaya çıkmıştı. Sovyet askerleri 1944 yılının Ocak ayında Oder Irmağı’nı geçerek önce Budapeşte'ye, Nisan başında ise Viyana'ya girerek Berlin’e doğru ilerlediler ve 25 Nisan'da Berlin'i kuşattılar.
Kentin merkezindeki bir yeraltı sığınağında kalan Hitler ise, savaşın kaybedildiğini anlayarak 30 Nisan’da intihar etti.

Ruslar artık Berlin’deydiler. Şehrin hemen her noktası Rus işgali altındaydı. Yağma ve talan Almanya’da artık sıradan bir işti. Taciz ve tecavüzün bininin bir para olduğu o günlerde asıl mesele hayatta kalmak ve tatlı canını kurtarmaktı. Bu zor şartların hüküm sürdüğü günlerde Rus İşgal Komutanlığı bir bildiri yayınlamıştı. Bildirideki kesin emre göre her yer, Rus askerlerine açık tutulacaktı.

Savaşın acımasız yüzünü bütün çıplaklığıyla çoktan gören Peştemalcıyan ailesi de emre mecburen uymuştu. Halı mağazalarının kapılarını açarak Rus askerlerinin yağmaya gelmesini endişe ile bekleyen ailenin bu bekleyişi fazla uzun sürmedi. Peştemalcıyan Halı-Kilim Mağazası’ndan içeriye gürültü ve patırtı ile kılıksız, vahşi görünüşlü, Moğol tipli ve silahlı iki asker yüksek sesle bağıra çağıra konuşarak girdi. Askerlerden biri halılarla ilgilenirken diğeri, genç kızlarını da aralarına alarak hareketsiz bir şekilde endişe ile olup biteni gözleri ile takip eden Peştemalcıyan ailesine yöneldi. Etrafa şöyle bir göz atıyormuş gibi yaptıktan sonra genç kıza doğru yaklaştı ve elini uzattı. Aram Peştemalcıyan gayrı ihtiyari ve seri bir hareketle askeri bileğinden sıkıca yakaladı. Çekik gözlü asker bu ani tepki üzerine tabancayı çekti ve Peştemalcıyan'ın şakağına dayadı.
Aram Peştemalcıyan, adeta taş kesilmiş karısına dönüp ağzından:
- “Şimdi b..ku yedik” cümlesi döküldü.
Bu sözleri işitince irkilen asker silahını indirerek sordu:
- "Ne dedung? Ne dedung?..."
Baba Peştemalcıyan olayın şoku içerisinde, ister istemez söylediği sözleri tekrarlamak zorunda kaldı:
- "Simdi b..u yedik."
O anda sanki bir mucize oldu. Asker ani bir hareketle silahını indirerek yıllar sonra bir dostunu görmüş biri gibi büyük bir sevinçle Peştemalcıyan’ın boynuna sarıldı. Peştemalcıyan şok üstüne şok yaşıyordu. Olayı kavramaya çalışıyor ve askerin Kırgız ağzıyla,
"Miz gan gardaşiz, min sinig gardaşmam" yani
"Biz kan kardeşiyiz, ben senin kardeşinim" derken sevinçten çılgına dönmesini hayretler içinde seyrediyordu.
Mağazayı basanlar, Rus ordusundaki Kırgız askerlerdi ve karşılarında Türkçe konuşanları görünce büyük şaşkınlık yasamışlardı. Olay anlaşılıp şok atlatılınca Peştemalcıyan ailesi rahat bir nefes aldı. Askerler özür dilediler, çaylar içildi, konuşmalar uzadı ve iki asker sonraki günlerde mağazaya gönüllü bekçilik yaptılar.

Peştemalcıyan ailesi savaştan sonra Berlin’de tanıştıkları bir gazeteciye bu hikayeyi anlattı ve “hayatlarını kurtaran sihirli cümleyi bir hattata yazdırıp evlerinin en güzel yerine asmak istediklerini” söyledi. O gazeteci de hat levhayı Emin Barın’a yaptırıp Almanya’ya yolladı…

*ALINTI

15 Şubat 2017

İşi kim yapsın?

İşi kim yapsın?


Hikayemiz Herkes, Birisi, Herhangi Biri ve Hiç Kimse hakkında. 

Yapılması gereken önemli bir iş vardı ve Herkes Birisi'nin bu işi yapacağından emindi. Gerçi bu işi Herhangi Biri de yapabilirdi ama Hiç Kimse yapmadı. Birisi buna çok kızdı, çünkü iş Herkes'in işiydi. Herkes Herhangi Biri'nin bu işi yapabileceğini düşünüyordu ama Hiç Kimse Herkes'in yapamayacağının farkında değildi. 

Sonunda Herhangi Biri'nin yapabileceği bir iş için Herkes Birisi'ni suçladı. 

11 Şubat 2017

İncitme – Alvarlı Efe Hazretleri


İncitme – Alvarlı Efe Hazretleri

Hazer kıl kırma kalbin kimsenin canını incitme
Esir-i gurbet-i nalan olan insanı incitme
Tarik-i ışkda bi-çareyi hicranı incitme
Sabır kıl her belaya hâne-yi Rahman’ı incitme
Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i âlem-i zî-şanı incitme
Elin çek meyl-i dünyadan eğer aşık isen yare
Muhabbet camını nuş et asıl Mansur gibi dare
Misafirsin felek bağında bendin salma efkare
Düşersin bir belaya sabrı kıl Mevla verir çare
Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i alem-i zi-şanı incitme
Bulaşma çark-ı dünyaya vücudun pak-tahirken
Güvenme mal u mülk ü mansıbın efnası zahirken
Nic’ oldu mali Karun’un felek bağında vafirken
Nedir bu sendeki etvar-ı dert gönlün misafirken
Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i alem-i zî-şanı incitme
Hasislikden elin çek sen cömerd ol kan-ı ihsan ol
Konuşma cahil-i nadan ile gel ehl-i irfan ol
Hakir ol alem-i zahirde sen ma’nada sultan ol
Karıncanın dahi halin gözet dehre Süleyman ol
Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i alem-i zî-şanı incitme
Ben insanım diyen insana düşmez şad’u handanlık
Düşen bî-çareyi kaldırmadır alemde insanlık
Hakikat ehlinin hali durur daim perişanlık
Bir işi etme kim gelsün sana sonra peşîmanlık
Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i cilem-i zî-şanı incitme
Ehl-i irfanım deyü her yerde bendin atma meydana
El elden belki üstündür ne lazım uyma şeytana
Yakın olmak dilersin Hazret-i Hallak-ı ekvana
Cihanda tatlı dilli olması lazımdır insana
Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i alem- zî-şanı incitme
Celîs-i meclis-i ehl-i hakikat ol firar etme
Heva-yı nefsine tabi’ olan yerde karar etme
Tekebbürlük eden insana asla i’tibar etme
Sana cevr ü cefa ederse bir keş inkisar etme
Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i alem- zî-şanı incitme
Vefası var mıdır gör kim sana bu çarh-ı devranın
Eser yeller yerinde hani ya taht-ı Süleyman’ın
Yalınız adı kaldı alem-i zahirde Lokman’ın
Geçer bir lahzada ru’ya misali ömrü insanın
Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i alem-i zî-şanı incitme
Sana bir faide yokdur bilirsin halk-ı gıybetden
Gözün aç alemi bir bir geçersin çeşm-i ibretden
Zarar gördüm diyen gördün mü sen ehl-i mehabbetden
Yeme kul hakkını korkar isen rüz-i kıyametden
Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i alem- zî-şanı incitme
Hakikat bahrinin gavvası ol terk-i mecaz eyle
Çıkar ha alma mazlumun ahın seni i’tiraz ile
Çehil semt-i Habîb’e ey gönül azm-i Hicaz ile
Yüzün tuk hak-i payine hemen arz-ı niyaz ile
Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i alem- zî-şanı incitme
Gönül ayinesin silmek gerekdir kalb-i agahe
Muhabbet şems-i dogmuşken ne lazım mihr ile mahe
Ne müşkil hacetin varsa heman arzeyle Allah ‘e
Der-i Mevla dururken bakma LÜTFÎ başka dergahe
Felekde hasılı insan isen bir canı incitme
Günahkar olma fahr-i alem- zî-şanı incitme

Alvarlı Efe Hazretleri


02 Şubat 2017

HADİS VE SÜNNET, RESUL VE NEBİ

HADİS VE SÜNNET, RESUL VE NEBİ

Resûlü'ne imân ve itâat olmadan Allah'a imân ve itâat olmaz. Çünkü Allahü teâlâ, kendine itâ'ati, bir çok âyette, Resûlü ile birlikte zikretmistir. Meselâ buyuruyor ki:

(Resûle itâ'at eden, Allah'a itâ'at etmis olur.) [Nisâ 80]

(Resûl, size ne verdiyse onu alin, size neyi yasakladiysa ondan sakinin!) [Hasr 7]

(De ki "Eger Allah'i seviyorsaniz bana uyun ki Allah da sizi sevsin!") [A.0mrân 31]

[Bu âyet-i kerîme inince, münâfiklar, simdiki mürted ve zindiklar gibi, "Muhammed kendine tapilmasini istiyor" dediler. Bunun üzerine asagidaki âyet-i kerîme indi. (Sifâ-i serîf)]

(De ki, "Allah'a ve Peygambere itâ'at edin! Eger [Peygambere uymayip] yüz çevirirlerse, [kâfir olurlar] Elbette Allah kâfirleri sevmez.) [A.0mrân 32]

Allahü teâlâ, Peygamber efendimize itâati emrettigi gibi, ona muhâlefeti, isyâni da yasaklamistir:

(Kim Allah'a ve Resûlüne isyân eder ve hududullahi asarsa Allah onu, temelli kalacagi Cehenneme sokar.) [Nisâ 14] [Hududullah, Allah'in emir ve yasaklari]

(Dogru yol belli olduktan sonra, Peygambere karsi geleni ve mü'minlerin yolundan baska bir yola uyani, o yolda birakir ve cehenneme sokariz.) [Nisâ 115]

Allah'a, Resûlüne isyân

(Allah ve Resûlüne karsi gelen, bilsin ki Allah'in azâbi çetindir.) [Enfal 13]

(Ey îmân edenler, sizi hayat verecek seylere [dinin emîrlerine] da'vet edince, Allah'a ve Resûlüne icâbet edin!) [Enfâl 24]

(Allah'a ve Resûlüne karsi gelen, apaçik bir sapikliga düsmüs olur.) [Ahzâb 36]

Muhammed (as), kendisine Kur’an vahyedilmeye başlandığı andan itibaren Nebi idi. Nebilik onun Kur’an ile birlikte aldığı unvandır. Onun bu ünvanı süreklilik arz eder. Yani O, 40 yaşından sonra sürekli olarak (Gündüz-gece) Nebi idi. Ama Resullük onun yaptığı bir görevdi. O yalnızca Kur’an’ı tebliğ ederken Resul’dü. Dolayısıyla O yedi gün yirmidört saat (her daim) Nebi ama yalnızca Kur’an’ı tebliğ ederken (aralıklı olarak) Resul’dü.

Kur’an’ın Resul’e itaat istemesinin nedeni budur (Resul’ün Kur’an’ı tebliğ etmesi). Resul kendisine vahyedilen ayetleri olduğu gibi tebliğ eder. İlave veya eksiltme yapmaz. Yapamaz. İçtihat da yapmaz. Dolayısıyla Resul’ün hata yapma ihtimali yoktur. Resul’ün hem kendisi hem de tebliğ ettiği ayetler ilahi koruma altındadır. Ama Nebi ilahi koruma altında değildir. Bu nedenle Nebinin bazı içtihatlarında yanıldığı olmuştur. Bunlar Kur’an ile sabittir.

Kur’an’ın Resul’e itaat istemesi ve Resul’ü örnek göstermesi ama Nebiye itaat emrinin veya Nebiyi örnek alma tavsiyesinin bulunmaması işte bu sebeplere dayanır; 1) Kur’an’ı tebliğ edenin Resul olması, 2) Resul’ün yanılmaması, 3) Resul’ün ve tebliğ ettiği ayetlerin ilahi koruma altında olması, 4) Nebinin ilahi koruma altında olmaması ve 5) Bazen yanılmasıdır. Kısaca Allah’ın Resul’ü vasıtasıyla bize ilettiği tüm buyrukların ilahi koruma altında bize intikal etmesi, bu sayede Resul’e itaatin daima mümkün olması ama Nebiye itaat etmenin ve ‘Nebiyi örnek almanın biz Mü’minler için fiilen imkansız olmasıdır’ diyebiliriz.

Resul’e itaat etmek ve Resul’ü örnek almak (Nebiye isnad edilen hadislere tabi olarak değil) ancak Resul’ün hadisleri olan Kur’an’a tabi olarak sağlanabilir. Allah’ın kelamı Resul’ün beyanı olan Kur’an ; Resul Muhammed’in (vahye dayalı) hadisleridir. En güzel en sahih hadisler ayetlerdir. Kur’an kendi ayetlerini böyle tanımlamaktadır. (en güzel hadis/ahsene’l-hadis şeklinde)
Kur’an’ın bütün ayetleri Resul Muhammed’in ağzından çıkan beyanlardır. İnsanlık alemi Allah’ın kelamı olan bu ayetleri ‘şerefli bir Resul’ün sözü’ olarak işitmiştir. Kur’an’da bulunup da Resul Muhammed’in ağzından çıkmış olmayan (Resul’ün hadisi olmayan) hiçbir ayet yoktur. Allah ayetlerini Resul’üne vahyetmiş, Resul’de kendisine vahyedilen bu ayetleri insanlara tebliğ etmiştir. Dolayısıyla Kur’an ayetlerinin; 1) Resul’ün ağzından çıktığı ( Resul’ün beyanı olduğu), 2) Allah’a ait (vahye dayalı) olduğu, 3) İlahi koruma altında olduğu ve 4) bizlere tevatüren intikal ettiği kesindir. Kısaca Allah kelamı olan Kur’an’ın Resul Muhammed’in vahye dayalı (gerçek) hadisleri olduğu kesindir. Buna dair hiçbir şüphemiz yoktur.

Buna karşı klasik hadislerin (Nebiye isnad edilen söz, fiil ve takrirlerin) Nebiye aidiyeti bile kesin değildir. Kaldı ki bunların Nebiye aidiyeti kesin olsa bile Kur’an’ın Nebiye itaat emri ve/veya Nebiyi örnek alma tavsiyesi bulunmadığından bağlayıcılığı yoktur. 
Nebiye isnad edilen hadislerle Kur’an’da bulunmayan herhangi bir hüküm ihdas edilemez. Bu Kur’an’a ilave yapmak anlamına gelir. Oysa Kur’an din konusunda tam olarak (eksik olmayan) bir kitaptır. Ne var ki Kur’an ile mutabık olan (ayetlerin hükmünü izhar eden) hadislere tabi olunabilir. Ama bu Kur’an’a tabi olmak anlamına gelir.

Allah, Mü’minlere lazım olan her bilgiyi (tüm dini ahkamı) Resul’ün hadisleri (Kur’an) ile bildirmiştir. Hem de tafsilatı ile birlikte. Kur’an içerdiği bilgileri Mü’minler için ayrıca tafsil eden (açıklayan) bir kitaptır. Bu nedenle müminler Kur’an hükümlerinden hesaba çekileceklerdir. Ama Kur’an’da bulunmayan hükümlerden yükümlü değildirler.

Allah insanları yanlızca kendisine kulluk etsinler diye yaratmıştır. Kur’an’ın temel emride budur; Allah’a itaat. Ama Kur’an Allah’a itaat emrini daima ‘Allah’a ve Resul’üne itaat edin’ kalıbı ile bildirir. Kur’an’da Allah’a itaatin emredildiği ama Resul’e itaatin emredilmediği hiç bir ayet yoktur. Allah ile birlikte mutlaka Resul’e de itaat emredilir. Bunun hiçbir istisnası yoktur. Demek ki Allah’a ve Resul’üne itaati emreden ayetler ‘Allah’ın Resul’ü ile gönderdiği ayetlerine tabi olun’ emrini vermiş olur. Bu ayetlerde kullanılan kelimenin daima (Nebi değil) Resul olması da bunu gösterir.

Allah’a itaat ancak Resul’üne itaat ile sağlanabilir. Bunun başka bir yolu yoktur. Zaten Kur’an ‘kim Resul’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur’ buyruğu ile bu durumu özel olarak da bildirmiştir.

Demek ki Allah’a ve Resul’üne ayrı ayrı itaat edilmeyecek yanlızca Allah’a itaat edilecektir. Ama bunun için de Resul’üne tabi olunacaktır. Çünkü Allah’a itaat etmenin başka bir yolu yoktur. Allah emirlerini insanlara direkt olarak değil, insanlar arasından seçtiği bir elçi (Resul) vasıtasıyla bildirmiştir. Allah’a itaat için Resul’ün getirdiği ayetlere tabi olmak gerekir. Böylece temsili olarak Resul’e ama asli olarak Allah’a yani aslında yalnızca Allah’a itaat etmiş olur.

Allah’ın bütün buyrukları bize Resul’ün beyanı ile gelmiştir. Kur’an Allah’ın kelamı-Resul’ün beyanıdır. Resul’ün beyanı olmaksızın bize intikal eden herhangi bir ayet yoktur (olamaz). Kur’an din konusunda bağlayıcı (Resul’ün beyanı) olan yegane sözdür. Ama Kur’an’dan başka bu niteliklere sahip (Allah’ın kelamı-Resul’ün beyanı) olan başka bir söz yoktur. Kısaca Resul’ün hadisleri olan Kur’an’dan başka Mü’minler için bağlayıcı olan başka bir söz yoktur. Çünkü bir sözün/hadisin din konusunda bağlayıcı olabilmesi için bu sözün/hadisin mutlaka Resul Muhammed tarafından beyan edilmiş olması (O’nun ağzından çıkmış olması) gerekir. Çünkü dinin mutlak sahibi Allah’tır ve Allah bütün emirlerini bize Resul’ü vasıtasıyla iletmiştir. Kur’an’ın böyle olduğu yani tüm ayetlerin Resul’ün vahye dayalı hadisleri olduğu kesindir. Ama Kur’an dışındaki hadisler Resul’ün hadisleri değil Nebiye isnad edilen söz, fiil ve takrirlerdir. İçlerinde Nebiye ait olmayanlar olduğu gibi O’na ait olanlarda vahye dayalı değildir.

O halde Resul’ün sünneti, Nebiye isnad edilen (klasik) hadislere değil Resul’ün hadisleri olan Kur’an’a dayanır. Dolayısıyla sünnet Kur’an’ın dışındaki hadisler değil bizzat Kur’an’ın kendisidir. Kur’an’ın a’dan z’ye tatbik edilmesidir. Resul Kur’an’ın hem emirlerini hem tavsiyelerini tatbik etmiştir. Çünkü Kur’an sadece farzları içeren bir kitap değildir. Fıkıh dilinde farz, vacip, sünnet, mübah, mekruh ve haram diye tasnif edilen tüm ahkamı içerir. Kur’an’ın ‘yapın’ dedikleri farz, ‘yapmayın’ dedikleri haram, tavsiyeleri ise sünnettir. Yapılmasını tercihe bıraktıkları ve/veya bahsetmedikleri tüm şeyler de mübahtır. Resul’ün sünneti tüm bu ahkamın ( farz, vacip, sünnet, mübah vs) tatbik edilmesidir. Yani sünnet Kur’an’ın açıklaması, ilavesi, boşluklarının doldurulması, neshedeni değil (baştan sona) Kur’an’ın tatbik edilmesidir. Ayrıca fıkıh dilindeki ‘sünnet’ ile ‘Resul’ün’ sünneti kavramı ayırt edilmelidir. Fıkıh dilinde ‘sünnet’ dediğimiz zaman Kur’an’ın tavsiyelerini kast etmiş oluruz. Resul’ün sünneti ise fıkıh dilinde farz, vacip, sünnet vs dediğimiz tüm Kur’an ahkamının tatbikatını ifade eden şemsiye bir kavramdır. Dolayısıyla yaptırımı da aynı Kur’an gibidir.



RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...