30 Eylül 2025

Merhaba

Dostlar merhaba,

Yeni güne merhaba,

Taze sabaha merhaba,

Cıvıl cıvıl öten kuşlar merhaba,

Rızkını toplayan karıncalar merhaba,

Sevimli sokak kedileri merhaba,

Yolları süpüren belediye işçisi merhaba.

Sana da merhaba 

kargocu kardeş,

otobüs durağındaki solgun yüzlü genç,

anne kucağında uyuklayan kreş bebesi,

selam vermeden geçen dalgın komşu,

kaçırınca hınca hınç dolmuşu,

yerdeki ekmeği öpüp de kaldıran hacı amca,

hepinize merhaba.


Etrafa umut verin,

yaşam tek başına değil,

güler yüzle bir selam verin,

güzel günler dileyin,

kimseyi eksik görmeyin,

fark edin etraftakileri,

farkedilmek isterseniz.

Ya da sevilmek mi dilersiniz?

Gülümseyin hayata,

sonra içten bir merhaba,

Merhaba dostluk merhaba. 

Merhaba mutluluk merhaba. 


Peyami Bayram

30.09.2019

İstanbul

20 Eylül 2025

Moskova Notları

 Moskova Notları 2


Bugün burada son günümüz yarın kısmet olursa dönüyoruz mübarek Türkiyemizin İstanbul topraklarına. Burası ile ilgili aslında yazılacak daha çok şey var fakat fazla vaktim yok. Belki dönüş yolunda bazı notlar alabilirim. 

Sovyet devrimi ve perestroyka arasındaki benzerlikler ve farkları yazmak istiyorum. 

Rus kültür ve sanatı da bir başka konu. 

Neyse şimdilik de bu kadar. 

Partizanskaya (Партизанская)


Moskova Notları 3


Çarlık Rusya'sının halkın açlık ve sefaleti karşısındaki çözümsüzlüğü veya çaresizliği Rus halkını ölüm kalım mücadelesine sürüklemişti. Bolşeviklerin herkese iş, aş. eşitlik, sosyal adalet, paylaşımcılık gibi söylemleri halkın beklentileri ile birebir uyuşuyordu. Böylece 1917 Ekim devrimi Lenin'in önderliğinde halkın desteğiyle gerçekleşti. Çarlığın yerine kurulan Sovyet hükümeti kısa zamanda büyük başarılar elde etti. 


Ruslar sosyalist sistemi civarındaki ülkelere de taşıyarak SSCB'yi 15 cumhuriyetli bir deve dönüştürdü. Daha sonra SSCB dışından da bir çok ülkeyi sosyalist bloka dahil edip Varşova Paktı'nı kurarak iki kutuplu hale gelen dünyanın bizim tarafımızdan "demirperde" olarak adlandırılan "Doğu Bloku" da denilen kutbunu oluşturdular. Bizlerse "özgür dünya"nın bireyleri olarak "soğuk savaş" döneminde onlara bazen acıyarak fakat çoğunlukla nefretle baktık. Nitekim onlar bizim baş düşmanımız, topraklarımıza göz diken mütecaviz, bize rejim ihraç etmeye çalışan kızıl emperyalistlerdi. 


Uzun süren soğuk savaş yıllarında Doğu ve Batı blokları arasında bir çok gerilimler yaşanmıştı. Zaman zaman savaşın eşiğine gelmiş gibi gözükse de aslında ABD ve SSCB'nin kendi halkları ile beraber dünya halklarını da aldattıkları daha sonra anlaşılacaktı. 



İşte böyle bir dünya düzeninde SSCB'nin son Devlet başkanı Gorbaçov "perestroyka/yeniden yapılanma" ve " glasnost/açıklık"tan söz etmeye başladı. Kısa sürede bu sözler hayata geçirildi ve 1989 yılında 72 yıllık Sovyet imparatorluğu dağıldı. 



Bu dağılma sürecinde gerçekte halkın ne kadar desteği olduğu ise biraz tartışmalı gözüküyor. Zira kapalı bir toplum olan SSCB halklarının kapitalist dünya hakkında pek bir şey bildiği söylenemezdi. Onlar sadece batının zenginlik ve refahını görüyor, kapitalizmin acımasız, sömürgeci yanını ise göremiyorlardı. Olsun, yine de tatmaya değer bir şeydi. Ne de olsa sosyalist yaşam sefillik ve fukaralıktan başka bir şey getirmemişti. ABD ve müttefiklerinin vatandaşları daha çok kazanıyor, daha çok harcıyor, serbestçe dünyayı geziyor, her istediklerini elde edebiliyorlardı. Bu her şeye değerdi.



Evet, o özlenen mutlu günler geldi nihayet. 1989 devrimiyle birlikte Rusya ve diğer eski Sovyet halkları "özgürlüklerine" kavuştular. Şimdi onlar da her istediklerini alabilecek, her yere özgürce seyahat edebilecek, çok zengin olacaklardı. Elbet birileri zengin oldu hem de fazlasıyla zengin oldu. Ama bunlar halktan birileri değildi. 

Politbüro denilen Komünist Parti'nin üst düzeydeki yöneticileri ve yine aynı zamanda polibüro üyesi olan bir takım asker ve sivil bürokratlardı zengin olanlar. Gerçi onların zenginliği Sovyet zamanındaki "kazanımlarıydı", yeni bir şey değildi. Ancak bu türedi zenginler dün bu lüks ve şatafatı gizleme ihtiyacı duyarken bugün "özgürce" zenginliklerinin tadını çıkarabiliyordu.



Gelelim halka. Dağılan Sovyet halklarına devlet malı olan oturdukları ev verilmiş. Bir de varsa bir işi o işte çalışmaya devam ediyorlardı. Kapitalizmle beraber hayat pahalılığı herkesi farklı bir telaşa sürüklemiş. Yeni kazanç kapıları ve iş imkanları arayışları başlamış. Herşeyin fiyatı artmış, sosyal devlet kalmadığı için halkın başı ağrısa paraya ihtiyaç duyar hale gelmişti. Ücretli çalışanların aldıkları ücret yeme içme gibi zaruri ihtiyaçları bile karşılayamaz olmuştu. 

Aynı zamanda piyasada tüketim mallarındaki artış insanların daha fazla tüketme arzusunu da kamçıladığı için paraya olan ihtiyaç inanılmaz bir şekilde artıyordu. 1989'dan itibaren yaklaşık on yıllık geçiş ve alışma süreci diyebileceğimiz bir dönem yaşanıyor. 

Bu dönemde yeni yeni ticari faaliyetler başlıyor. Bu bağlamda komşu ülkelere giden dar gelirli Ruslar ve diğer Sovyet halkları paraya çevrilebilir ne buldularsa götürüp ticarete başlamış oldular. Bu arada fuhuş da bir sektör olarak bu halkların gelir kaynakları arasında yerini almış oldu. 



Sovyet zamanında ihtiyaçlarını çok rahat karşılayabilen hatta tasarruf ederek ufak birikimler edinen halkın artık neredeyse zaruri ihtiyaçlar için bile borçlanması gerekiyordu. 

Tam da burada devreye kapitalizmin baş oyuncusu bankalar devreye giriyor. 


Böylece Sovyet imparatorluğunun yıkılmasından sonra egemen tabakanın muazzam zenginleşmesinin yanı sıra sosyalist rejimin kesinlikle yasakladığı iki şey kapitalist sistemin getirisi olarak alt ve orta gelir grubunun önüne konmuştu: Banka/Faiz ve fuhuş. 


Bugün dağılan Sovyet cumhuriyetlerinin o günleri hatırlayanları eski günleri arar olmuşlar. "Nerede o eski günler! Ne iş, ne aş derdi vardı. Ne eğitim ne sağlık sorunu yaşardık. Insanlar daha çalışkan, sistem daha güçlü, haksızlık daha az, kültür ve sanat daha yaygın ve güçlüydü. Imkanlarımız kısıtlı ama daha mutluyduk. Bütün Sovyet cumhuriyetlerinin halkları ile sorunsuz bir arada yaşardık." diyen insanların sayısı hayli fazla. 

Gençler bu değerlendirmeyi yapabilecek durumda değiller. Görüntüye bakarsanız gençler günü kurtarma derdindeler, idealist ve üretken olanlar çok azınlıkta. 


Son olarak dikkatimi çeken bir şey var onu yazmadan olmaz. 


Rusya'da çarlık döneminden beri ayakta olan bir şey var o da Kremlin Sarayı. 

Çar da aynı sarayda yaşadı, halk devrimi yapan Lenin de. 

Sovyet imparatorluğuna son verenler de halen Kremlin Sarayı'nda yaşamaya devam ediyorlar. 


Halk ise her dönemde bir yolunu bulup başının çaresine bakıyor. 


Benim gözlemlerim çok amatörce ve yüzeyseldir. Bence Rusya üzerine çok araştırmalar yapılmalı. Rusya'nın yaşadığı tecrübeler çok derinlemesine incelenmeli. Özellikle gençlerimizin bu alanda çokça akademik çalışmalar yapmasını salık veririm. Tarih, sosyoloji, siyaset bilimi, ekonomi ve Rus edebiyatı araştırma yapılacak alanların başında gelir. 


Moskova'dan herkese selam ve sevgiler.


Peyami Bayram 

20 Eylül 2013

Moskova 

19 Eylül 2025

Ramazan Notları 3 ÜLFET

Ramazan Notları 3

ÜLFET

Sözlükte “alışmak, birleşip kaynaşmak, sevmek” anlamındaki ilf (elf) kökünden türeyen ülfet insanların birbirine ilgi ve sevgi duymasını, destek olmasını sağlayan, toplumsal uyum, birlik ve beraberliği güçlendiren kaynaşma ve birlikte yaşama eğilimini ifade eder.

Kur’ân-ı Kerîm’de ülfet kavramı sosyal ve ahlâkî anlamıyla iki yerde geçmektedir. Âl-i İmrân sûresinin 103. âyetinde müslümanlar Allah’ın dinine ve kitabına sarılıp tefrikadan kaçınmaya çağrıldıktan sonra asırlardan beri birbiriyle çatışma halinde bulunan Arap topluluklarının, özellikle Medineli yerlileri Evs ve Hazrec kabilelerinin Allah’ın kalplerine verdiği ülfet sayesinde kardeş oldukları belirtilmekte, bu değişim, “Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken Allah sizi oradan kurtardı” şeklinde dile getirilmektedir. Enfâl sûresinin 63. âyetinde Hz. Peygamber’e hitaben, “Dünyanın bütün servetlerini harcasaydın onların gönüllerini birleştiremezdin” ifadesiyle aynı çatışmacı kültüre işaret edilmiş ve Allah’ın kalplerine koyduğu ülfetle onları kaynaştırdığı bildirilmiştir. İslâm öncesi çatışma ve savaşlar, İslâm sonrası ise ülfet ve muhabbet dönemidir. Hadislerde de Araplar arasındaki eski düşmanlıklara temas edilerek İslâm’ın ve Resûlullah’ın birbirine düşman olanları birbiriyle uzlaştırdığına dikkat çekilmektedir (meselâ bk. , I, 190; III, 76, 104, 253; Buhârî, “Meġāzî”, 56). Resûl-i Ekrem’in ashabına öğrettiği bir duada, “Allahım, kalplerimize ülfet ver, aramızı düzelt!” ifadesi de yer alır (Ebû Dâvûd, “Ṣalât”, 178). Resûlullah mümini “başkalarıyla ülfet eden kimse” diye tanımlamış, başkalarıyla ülfet etmeyen kimsede hayır bulunmadığını bildirmiş (, II, 400; V, 335), münafıkların kusurlarını sayarken, “Kibirlidirler, ne onlar başkalarıyla ne başkaları onlarla ilişki kurabilir” demiştir (, II, 393). Diğer bir hadiste, insanlarla bir arada yaşayıp sıkıntılarına katlananların, müslüman kardeşinin sıkıntılarına katlanmayanlardan daha çok sevap alacakları belirtilmiştir (, II, 43). Hadislerde ülfet anlamında “muâşeret” ve “muhâlata” gibi kavramlar da geçmektedir. Bazı hadis mecmualarında “Hüsnü’l-muâşere” başlığı altında aile içinde kaynaşmayı teşvik eden hadisler toplanmıştır (Buhârî, “Nikâḥ”, 82; İbn Mâce, “Nikâḥ”, 50; Dârimî, “Nikâḥ”, 55). Hadis kitaplarında, Resûlullah’ın insanlarla bir arada bulunmaktan duyduğu memnuniyeti ve başkalarına karşı güzel davranışlarını anlatan çok sayıda rivayet mevcuttur. Gazzâlî’nin bunlardan derlediğine göre (İḥyâʾ, II, 358-367) Hz. Peygamber insanların en yumuşak huylusu, en müsamahakârı, en cömerdi ve en afifiydi. Herkesin davetine icabet eder, insanlarla hediyeleşir, fakirlerle birlikte otururdu. Hastaları ziyaret eder, cenazelere katılırdı. Hiç kimseye sıkıntı vermez, özür dileyenin özrünü kabul eder, insanlarla şakalaşırdı. Herkese karşı güler yüz gösterirdi. İnsanların ihtiyacını karşılar, birinin ihtiyaç için geldiğini hissederse namazını kısa tutup ihtiyacını sorardı.

İslâm ahlâkçıları toplumsal kaynaşmanın, uyum içinde birlikte yaşamanın gerekliliği ve faydaları üzerinde durmuştur. Ebû Bekir er-Râzî aklın insana başkalarıyla iyi ilişkiler ve dostluklar kurmayı öğütlediğini, hayattaki güzelliklerin büyük bir kısmının insanlarla dostça bağlar kurup yardımlaşmaktan doğduğunu belirtir (Resâʾil felsefiyye, s. 80). Fârâbî siyaset felsefesini, insanın kendi yetkinliğini başkalarıyla birlikte yaşayıp yardımlaşmakla kazanabileceği fikri üzerine kurmuştur (el-Medînetü’l-fâżıla, s. 117). Hiç kimsenin yetkinliğini tek başına yaşayarak kazanamayacağını belirten İbn Miskeveyh’e göre ihtiyaçlardan dolayı farklı insan grupları birleşip kaynaşmakta, bir bedenin organları gibi toplumun fertleri arasında birlik ve ülfete dayalı ortak hayat doğmaktadır. İbn Miskeveyh, bazı ibadetlerin toplu icra edilmesiyle insanlar arasında sevgi, iyilik ve mutluluğun yaygınlaşmasının hedeflendiğini ifade eder (Tehẕîbü’l-aḫlâḳ, s. 125, 130-131).

İslâm ahlâk düşünürleri arasında sosyal ahlâka büyük önem verdiği bilinen Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn adlı eserinde geniş bir şekilde incelediği ülfeti (s. 148-208) huzur ve mutluluğa ulaşmanın başlıca şartlarından biri olarak görür. Ülfet insanlar arasında duygu bağını sağlayan bir motiftir. Zira insanların ilkel tabiatları başkalarına eziyet etmeye meyillidir. Fertler arasında ülfet bağı kurulmazsa düşmanlık ve kıskançlık duyguları hayatı çekilmez duruma getirir. Mâverdî ülfet sebeplerini beş başlık altında inceler: Din, akrabalık, hısımlık, sevgi, iyilik etme. Din toplumda dayanışmayı sağlar, fertlerin birbirinden uzaklaşmasını önleyen ahlâkî bir işleve sahiptir. Hz. Peygamber’in müslümanları birbirine sırt çevirmekten, birbirini kıskanmaktan sakındıran, küskünlüğü üç günden fazla sürdürmeyi doğru bulmayan hadisi (, I, 3, 5, 7; Müslim, “Birr”, 24; Tirmizî, “Birr”, 24) dinin bu işlevine işaret eder. Resûlullah’ın Araplar arasında çok derin kopmaların, ayrılık ve düşmanlıkların yaşandığı bir dönemde gönderildiğini söyleyen Mâverdî, onun tebliğ ettiği din sayesinde düşmanlıkların güçlü kardeşliğe dönüştüğünü ve aralarında dayanışma ruhu oluştuğunu belirtir. Bu arada mezhep farklılıklarının tefrika, düşmanlık ve çatışmaya sebebiyet verdiğine dikkat çeker. Soy birliği aile ve akrabalar arasında dayanışma duygusunu besler. Hûd sûresinin 80. âyetindeki “sağlam bir destek” ifadesini “koruyucu aşiret” diye açıklayan Mâverdî’ye göre dinde sıla-i rahime önem verilmesinin sebebi de insanlar arasında ülfetin güçlendirilmesidir. Ülfetin önemli bir aracı da hısımlıktır. Mâverdî evlilikle ilgili bazı âyetleri (en-Nahl 16/72; er-Rûm 30/21) ülfet amaçlı olarak yorumlamaktadır. Sevgi duygusunun ülfeti güçlendirdiğine dair bazı hadisler ve ahlâkî sözler aktaran Mâverdî’ye göre dostluğun gelişme sürecinde psikolojik uyumdan ünsiyet, ünsiyetten halis niyet, bundan da sadakat ve muhabbet doğar. Muhabbetin asıl sebebi kişinin sevdiğini güzel görmesidir. Bu güzellik ruhun erdemlerindeki güzellikse bundan saygı, görünüş güzelliğiyse bundan da aşk doğar. Aşk sevginin, dolayısıyla ülfetin en yüksek derecesidir. Sevginin bu derecesinde insanların ruhları birbiriyle kaynaşıp bütünleşir. Gerçek dost insan için en değerli hazine, en büyük servettir. İyilik gönülleri sevgi ve şefkate yöneltir. Mâverdî, “İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın” meâlindeki âyeti (el-Mâide 5/2) yorumlayarak Allah’ın hoşnutluğunun takvâda, insanların hoşnutluğunun iyilikte olduğunu, ikisini kazananın en ileri seviyede mutluluğa kavuşacağını ifade eder. Ayrıca âyet ve hadislerle zengin edebî literatürden yararlanıp, hayırların özellikle sosyal barış ve kaynaşmaya yapacağı katkılar üzerinde durur.

Gazzâlî’nin İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn’inin on beşinci bölümü “Ülfet, Kardeşlik, Sohbet ve Farklı İnsan Kesimleriyle Muaşeretin Âdâbı” başlığını taşır (II, 157-221). Gazzâlî’ye göre ülfet güzel ahlâkın, ayrışma kötü ahlâkın ürünüdür. Güzel ahlâk karşılıklı sevgiyi, kötü ahlâk nefretleşmeyi, kıskançlığı doğurur. Bu arada ülfet ve kardeşliğe dair âyet ve hadislerle İslâm büyüklerinin sözlerinden örnekler veren Gazzâlî birlikte yaşamanın sosyal, psikolojik ve ahlâkî sebeplerini incelerken insanlar arasındaki karakter uyumunun sevgi ve ülfet üzerindeki etkisine dikkat çeker. Ruhları ordu birliklerine benzeten, tanışıp uyuşanların aralarında ülfet kurduklarını, uyuşmayanların birbirinden uzaklaştıklarını bildiren hadiste de (Buhârî, “Enbiyâʾ”, 2; Müslim, “Birr”, 159, 160; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 16) buna işaret edildiğini belirtir. Sevgi duygusunun geniş bir tahlilini yaparak gerçek sevginin Allah için ve Allah’tan dolayı olması gerektiğini söyler; kardeşlik ve dostluğun yüklediği ödevleri, birlikte yaşamanın sorumluluklarını geniş biçimde inceler. Eserin “Uzletin Âdâbı” başlığını taşıyan on altıncı bölümünde uzlete ve birlikte yaşamaya dair farklı görüşler açıklanır. Gerek Gazzâlî gerekse diğer âlimler birlikte yaşamanın gerekliliği üzerinde dururken kişinin dinî ve ahlâkî hayatı için zararlı olan bir çevreyi terketmek gerektiğini de hatırlatmışlardır.


BİBLİYOGRAFYA

, “elf” md.

, “elf” md.

, I, 3, 5, 7, 190; II, 43, 393, 400; III, 76, 104, 253; V, 335.

Ebû Bekir er-Râzî, Resâʾil felsefiyye (nşr. P. Kraus), Kahire 1939, s. 80.

Fârâbî, el-Medînetü’l-fâżıla (nşr. Albert Nasrî Nâdir), Beyrut 1985, s. 117.

İbn Miskeveyh, Tehẕîbü’l-aḫlâḳ (nşr. Hasan Temîm), Beyrut 1398, s. 125, 130-131.

Mâverdî, Edebü’d-dünyâ ve’d-dîn (nşr. Mustafa es-Sekkā), Beyrut 1978, s. 148-208.

Râgıb el-İsfahânî, eẕ-Ẕerîʿa ilâ mekârimi’ş-şerîʿa (nşr. Ebü’l-Yezîd el-Acemî), Kahire 1405/1985, s. 369.

, II, 157-221, 358-367.

, VIII, 164; XV, 189-190.

Hasan eş-Şerkāvî, Muʿcemü elfâẓi’ṣ-ṣûfiyye, Kahire 1987, s. 282-283.


Prof. Dr. Mustafa Çağırıcı, TDV İSLAM ANSİKLOPEDİSİ

13 Eylül 2025

Hayat Yormadı Beni

Dost bildiklerim vardı;
Yolunu ayırdı unuttu beni. 

Yâr bildiklerim oldu;
Menfaati bitince sormadı beni. 

Yakınlarımdı bazıları;
Makamdan inince sevmedi beni. 

Arkadaşlık ettiğim kimseler;
Uzakta olunca unuttular beni. 

Akrabalarımdı kimileri;
İşi düşmeden aramadı beni. 

Vefasız ve benciller dışında
Hayat hiç yormadı beni. 

Şükürler olsun ki Hakk’a sığındım;
Her an yanımda, hiç bırakmadı beni.

Peyami Bayram 
20 Ağustos 2025
Fatih, İstanbul 

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...