24 Aralık 2019

İSTANBUL


İstanbul'u bul

Hayallerdeki şehir;
İçinde yaşar bin fikir,
Kimine göre; 
öldürücü bir zehir,
Kimine göre;  
dupduru akan bir nehir.

Kim ne aradıysa bulmuş,
Kaybedeni de
Kaybedileni de çokmuş,
Kimine göre;
İçinde insan yokmuş,
Kimine göre;
Açlar burada tokmuş.

Bir masal gibi yaşar İstanbul
Bir yanda kahramanlar, 
diğer yanda figüranlar,
kostümler değişir zamanla..
Sahne hep aynı,
Senaryo güçlünün yazdığıdır
Gerisini sen anla..

Hayat mı istersin,
Yoksa hayal mi?
Ne ararsan bulunur,
Makam, şöhret,
Servet, para ve pul..
Hepsi İstanbul’un içinde..
Kaybetme sen kendini;
içindeki İstanbul'u bul..

Peyami Bayram
24.12.2019
İstanbul

03 Aralık 2019

VI. DİN ŞURASI KARARLARI

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunca düzenlenen "6. Din Şûrası" kapanış programı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla gerçekleştirildi.
"Sosyokültürel Değişim ve Diyanet Hizmetleri" başlığıyla düzenlenen "6. Din Şûrası" kararlarını Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş, kamuoyuna açıkladı.
4 gün boyunca 353 katılımcının 5 komisyon halinde müzakere ettiği, “Sosyokültürel Değişimin İnanca ve Dini Hayata Etkisi", "Sosyokültürel Değişimin İnanca ve Dini Hayata Etkisi", 'Sosyokültürel Değişim ve Dini Eğitim', 'Sosyokültürel Değişim ve Dini Yayınlar', ‘Sosyokültürel Değişim ve Yurt dışı Diyanet Hizmetleri’ ana başlıklarıyla ilgili aldığı ve Diyanet İşleri Başkanı Erbaş’ın kamuoyu ile paylaştığı 37 karar, şu şekilde:
VI. DİN ŞURASI KARARLARI
SOSYOKÜLTÜREL DEĞİŞİM VE DİYANET HİZMETLERİ
Bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de pek çok sebebe bağlı olarak yaşanan sosyoekonomik ve kültürel değişim, günümüzde küreselleşmenin de etkisiyle hızlanmış ve dinî inanç, ahlâki değerler ve milli kültürü tehdit eder hale gelmiştir. Öte yandan yine küresel yönlendirmelerle oluşan popüler kültür de özellikle çocuklar ve gençler üzerinde dinî inanç ve değerlere karşı bir kayıtsızlık doğurmuştur. Bütün bu yeni durumlar dini hayatı zorlamakta, Müslümanların savunma mekanizmalarını zayıflatmakta ve gelecek tasavvurunu gölgelemektedir.
Diğer taraftan dinî inanç ve değerlerin hem iç hem de dış dinamiklerce istismarı ve araçsallaştırılması da dinin geniş kitleler nezdinde zemin kaybetmesine yol açmaktadır. Ülkemizde 15 Temmuz 2016’da FETÖ’nün hain kalkışma girişimiyle en somut halini yaşadığımız bu istismar, sahih din anlayışının korunup yaygınlaştırılmasının ne kadar önemli olduğunu bir kere daha ve çok acı bir şekilde göstermiştir.
Son yıllarda ortaya çıkan baş döndürücü bilimsel ve teknolojik gelişmeler yeniden din-bilim tartışmalarını alevlendirmiş durumdadır. Tıp ve genetik alanları başta olmak üzere bilimin değişik alanlarında ortaya çıkan buluşlar ve bilimsel gelişmeler insanın biyolojik sınırlarını zorlar hale gelmiştir. Tıpkı 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında olduğu gibi hakikatin sadece bilimsel yolla keşfedilebileceği şeklinde bir yanlış kanaat yeniden yaygınlık kazanmaya başlamıştır. Yeni gelişmeler sonucunda bilimin dinin yerini alacağı, dinleri dönüştüreceği şeklinde bir kabul hızla popülerlik kazanmakta ve bu da inanca yönelik yeni tehditler ortaya çıkarmaktadır. İslamî ilimler alanında akademik ve entelektüel faaliyet yürüten kişi ve kuruluşların bu yeni gelişmelerle yüzleşmesinin zarureti güçlü bir şekilde hissedilmektedir. İslam tarihinde pek çok kez olduğu gibi, bugün de felsefe, sosyal bilimler ve İslami ilimler alanlarında kuramsal çözümlemeler yaparak çağın ihtiyaçları ve şartlarıyla uyumlu sahih cevaplar üretecek mekanizmaların geliştirilmesinin önemi açıktır.
Sanayileşme, kentleşme ve hızla gelişen teknolojik iletişim ağının tetiklediği değişim, toplumsal yapıyı derinden sarstığı gibi inançları ve dinî pratikleri de ciddi manada etkilemektedir. Bunun neticesi olarak; bireysel dindarlık öne çıkmış, din alanında farklı anlama biçimleri kendini daha kolay bir şekilde ifade edebilir hale gelmiş ve yeni dinî akımlar olgusu yoğun bir şekilde ortaya çıkmıştır.
Bununla birlikte İslam’ın çağları aşan diriltici ruhu, hayatı kavrama konusundaki dikkatimizi, zamanın gereklerini anlama konusundaki çabamızı, bugünün idrak düzeyini keşfetmeye yönelik enerjimizi beslemekte, karşı karşıya kaldığımız meydan okumaları aşma konusunda bize gerekli heyecan ve azmi kazandırmaktadır.
Bu heyecan ve azimle, söz konusu sosyokültürel değişimin; din anlayışı, din-hayat ilişkisi, din-gelecek tasavvuru üzerindeki etkisini müzakere etmek ve buna dayanarak Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde yürütülen hizmetlerle ilgili yeni stratejiler belirlemek amacıyla “Sosyokültürel Değişim ve Diyanet Hizmetleri” gündemiyle 25-28 Kasım 2019 tarihlerinde Ankara’da toplanan VI. Din Şûrası, 353 katılımcı ile beş farklı komisyon halinde çalışmalarını yürütmüş ve aşağıdaki kararları almıştır:
  1. Dinin, her toplum ve tarih için geçerli olan sabiteleri tartışmaya açılmamalıdır. Bununla birlikte ictihada bağlı dinî hükümler, üretildiği tarihsel şartlar, sosyoekonomik gerçeklikler ve dayandığı bilimsel bilgi açısından yeniden yorumlanabilir.
  2. Günümüzde inanç karşıtı akımlarla ilk temas, daha çok popüler kültürün insan onuruna aykırı, ölçüsüz haz ve eğlenceyi özendirici etkisi ve dinî konulardaki olumsuz örnekler üzerinden kurulmakta, daha sonraki aşamalarda ise bu duygusal reaksiyonlar, felsefî olarak temellendirilmeye çalışılmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı, bu durumun önüne geçebilmek için kötü örneklerin dini temsil etmeyeceğini ortaya koyma ve toplumun dinî-manevî ve kültürel ihtiyaçlarını meşru yoldan karşılamasını sağlayacak insan fıtratına uygun alternatifler oluşturma hususunda çalışmalarını arttırmalıdır.
  3. Günümüzde dinî duygu ve düşünceler ekonomik, siyasî, kişisel çıkar ve sosyal statü gibi nedenlerle istismar edilmektedir. İstismar odakları bu emellerine ulaşmak için başta Kur’an ve Sünnet olmak üzere her türlü dinî değeri suiistimal etmekte, ayrıca pek çok hurafe, bidat, menkıbe ve ezoterik yaklaşıma yoğun bir şekilde başvurmaktadır. Son yıllarda bu istismarın en somut ve yıkıcı örnekleri olarak FETÖ ve DEAŞ gibi yapılanmalar karşımıza çıkmaktadır. Başkanlık, ülkemiz insanının samimi dinî duygularının istismar edilmesine engel olmak için yapmakta olduğu çalışmaları artırarak ve etkinleştirerek devam ettirmelidir.
  4. İnanç problemleri konusunda sağlıklı veriler elde etmek amacıyla Başkanlık, alanında yetkin bilim adamlarının danışmanlığında saha araştırmaları yaptırmalı, ayrıca üniversitelerde din-birey-toplum ilişkileri hakkında hazırlanan lisansüstü tezler ve diğer akademik çalışmaları desteklemelidir. Bu araştırmalardan elde edilen sonuçlar değerlendirilerek hizmet politikalarına dönüştürülmelidir.
  5. İnanç karşıtı akımlar, İslam coğrafyasında meydana gelen olumsuzlukları ve ortaya çıkan terör olaylarını arka planını sorgulamadan sosyal medyada İslam’ın aleyhinde kullanmaktadır. Birçok dini tema üzerinden sürdürülen bu paylaşımlar, insanların inançlarının zayıflamasına, din karşıtı düşüncelerin yayılmasına neden olmaktadır. Başkanlık, bu tür olumsuz paylaşımların etkilerini ortadan kaldırabilmek için uygun içerikler oluşturup sosyal medyada yayılımını sağlamalıdır.
  6. Dinî gruplar çoğunlukla toplumsal hayatın olağan seyri içerisinde meydana gelen oluşumlardır. Bu oluşumlar üzerinden yanlış ve maksatlı bir biçimde dinin olumsuz temsilinin zuhur etmemesi ve dinî inanç ve değerlerin istismar edilmemesi için söz konusu grupların şeffaf bir yapıya kavuşturulması ve denetime açık hale getirilmesi önem arz etmektedir.
  7. Yüce Allah, kudretinin bir delili olarak insanları farklı renk, dil ve ırklarda yaratmış ve bunu insanların tanışması ve kaynaşması için vesile kılmıştır. Bu itibarla gerek birey gerek millet bazında hiçbir üstünlük sebebi olmayan etnik kökeni üzerinden bir kesimi dışlamak veya ötekileştirmek asla kabul edilemez. Bu topraklarda tarih boyunca birlik, beraberlik ve dayanışma içinde kader birlikteliği yapmış olan vatandaşlarımızı ayrıştırmaya yönelik her türlü söylem reddedilmelidir. Başkanlık, vatandaşlar arasında vahdeti güçlendirmek için bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da hizmetlerini ve faaliyetlerini kararlılıkla devam ettirmelidir. Öte yandan İslam ile yoğrulmuş bu toprakların insanlarını farklı inanç ve kültürlere nispet etmek suretiyle onları hak ve hakikatten saptırmaya çalışan PKK/PYD gibi terör örgütlerinin söylem ve eylemlerine karşı da Başkanlık atmakta olduğu adımları güçlendirmelidir.
  8. Çağdaş dünyayı etkisi altına alan ve israfa dönüşen tüketim kültürünün, insanı yaratılış gayesinden koparan yozlaştırıcı etkisi çeşitli yönleriyle araştırılmalı ve toplum bu hususta bilinçlendirilmelidir.
  9. Başkanlık,  din hizmetleri stratejisini belirlerken, sosyokültürel değişimi dikkate alarak hedef kitlenin beklenti ve ihtiyaçlarını tespite yönelik bilimsel araştırmalar yaptırmalı ve hizmetlerini bu doğrultuda gerçekleştirmelidir. Bu çerçevede, özellikle hutbe ve vaazların muhatap kitlede oluşturduğu kazanımları bilimsel yöntemlerle ölçmeli ve faaliyetlerini bu çıktılara uygun olarak sürdürmelidir.
  10. Arkalarında birtakım yeni dini akımlar bulunan, sağlıklı yaşam, iç huzuru, denge, kişisel gelişim, iş hayatında başarı gibi söylemlerle kendilerini kamufle eden, dinî ve millî kültürümüze yabancı yapılar hususunda toplumu aydınlatıcı çalışmalar yapılmalıdır.
  11. Başkanlığın ilgili bakanlıklar ve kurumlarla yaptığı protokoller çerçevesinde farklı hedef kitlelerine sunulan hizmetlerin ortak bir dil ve yaklaşım birlikteliği içerisinde daha nitelikli olarak gerçekleştirilmesine yönelik olarak paydaşlarla çalıştaylar yapılmalıdır.
  12. Sosyokültürel değişimin en fazla etkilediği alanlardan biri de ailedir. Her geçen gün evliliklerin ve aile başına düşen çocuk sayısının azalması, aile içi şiddet, boşanmış ve parçalanmış aileler gerçeği bunun en açık göstergesidir. Başkanlık, gerek yurt içi ve yurt dışı irşad faaliyetleriyle gerekse de yazılı ve görsel yayınlarla aile kurumunun güçlendirilmesine yönelik sağladığı katkıları artırmalıdır. Bu çerçevede her yıl yazılı ve görsel yayınlara dönük “Aile ve Değerler Ödülü” ihdas etmelidir.
  13. Aile, toplumun temel taşıdır. Bundan dolayı İslam; nesli, dolayısıyla aileyi, korunması zaruri olan beş unsurdan biri olarak saymıştır. Bu nedenle aileyi ve aile değerlerini tahrip eden her türlü anlayış, yönelim ve sapkın söylemler, değerlerine bağlı insanımız arasında hiçbir zaman makes bulamayacaktır. Dine, fıtrata, ahlaka ve toplumsal değerlere aykırı olan ve bunu ifsad eden söz konusu anlayışlara karşı Başkanlık, paydaş kurum ve kuruluşlarla işbirliğini artırarak faaliyetlerini devam ettirmelidir.
  14. Camiler ve müştemilatının, yerleşim yerinin özellikleri ve sosyokültürel değişim dikkate alınarak planlanması gerekmektedir. Bu çerçevede imkanlar ve ihtiyaçlar ölçüsünde, cami müştemilatı içinde kütüphane, okuma, sergi ve toplantı salonları oluşturulması gerekir. Ayrıca Başkanlığın uzun süredir üzerinde hassasiyetle durduğu ibadet mahallerinin; kadınların, çocukların, gençlerin ve engellilerin ihtiyaçlarını karşılama yönündeki uygulamalar desteklenmelidir.
  15. Cami merkezli irşat faaliyetlerinin yanı sıra ilgi alanları ve yetenekleri doğrultusunda vaizlerin bir kısmının dijital ortamlarda, bir kısmının ise gezici irşat faaliyetlerinde istihdam edilerek hizmet alanlarının genişletilmesi ve çeşitlendirilmesi yönünde çalışmalar yapılmalıdır.
  16. Başkanlık, aileler, devlet koruması altındaki çocuk ve kadınlar, yaşlılar, gençler, bağımlılar, tutuklu ve hükümlüler, engelliler, hasta ve hasta yakınları gibi ihtiyaç duyan gruplara manevi danışmanlık ve rehberlik hizmetlerini vermektedir. Sunulan bu hizmetlerin daha yaygın ve kaliteli hale getirilmesi amacıyla Başkanlık, bu hizmeti verecek personele yönelik eğitimler için üniversitelerle yaptığı işbirliğini artırmalı ve bu alandaki yayınlara daha çok yer vermelidir.
  17. Günümüzde köyden kente göç olgusu, nüfus yoğunluğu ve hareketliliği dikkate alınarak din görevlilerinin görev yeriyle ilgili dağılımı tekrar değerlendirilmeli ve gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
  18. Hac ve umre organizasyonlarında uygulanan eğitim ve irşat programları; öncesi, ifası ve sonrası itibariyle planlı bir yetişkin din eğitimi programına dönüştürülmelidir.
  19. İlahiyat/İslami İlimler fakülteleri öğretim programlarının Başkanlığın, yaygın din eğitimi ve din hizmetleri yeterliliklerine sahip personeli yetiştirecek şekilde çeşitlendirilmesi ve açılacak bu programlardan mezun olacakların istihdamı için gerekli mevzuat hazırlanmalıdır. Bu bağlamda Başkanlık öncülüğünde başlatılmış olan Diyanet İşleri Başkanlığı, İlahiyat/İslami İlimler Fakülteleri ve Milli Eğitim Bakanlığı arasındaki işbirliği güçlendirilerek devam ettirilmelidir.
  20. Hafızlık ve Kur’an Kursu eğitiminde daha başarılı sonuçlar elde etmek için, öğreticilerin pedagojik formasyon almış kişiler arasından seçilmesine özen gösterilmelidir.
  21. Millî Eğitim Bakanlığı ile koordineli olarak yürütülen hafızlık eğitiminin müfredatı ve ders saatleri pedagojik ilkeler çerçevesinde yeniden değerlendirilmelidir.
  22. Başkanlığımızın geniş hizmet ağı içerisinde hayati öneme sahip olan Dini Yüksek İhtisas Merkezlerinin, kurumsal varlığı güçlendirilerek devam ettirilmeli, sosyokültürel değişimler dikkate alınarak eğitim programları güncellenmeli ve eğitim süreçlerinde ülkemizin akademik birikiminden daha fazla yararlanılmalıdır.
  23. Başkanlık, sahih dinî bilginin, yeni medya ortamları ve kitle iletişim araçları vasıtasıyla toplumun tüm kesimlerine ulaştırılması; eksik ve yanlış bilgilerin tashih edilmesi ve din istismarına yol açacak yayınların önlenmesi amacıyla ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliğini artırmalıdır.
  24. Başkanlık tarafından gerçekleştirilen farklı tür ve nitelikteki basılı ve görsel yayınların hedef kitle üzerindeki etkisi ve algılanma düzeyleri güvenilir medya araştırma ve analiz yöntemleriyle sık aralıklarla bilimsel olarak ölçülmelidir. Bunların analizi ve yorumlanmasıyla elde edilen sonuçlar ışığında yayın çeşitliliği içerik ve nitelik açısından artırılmalıdır.
  25. Başkanlık, farklı dil ve lehçelerde yapmış olduğu yayınları çeşitlendirmeli, bilişim teknolojilerinin sunduğu imkânları kullanarak etki alanını genişletmeli ve uluslararası düzeyde nitelikli yayınlarını artırabilmek amacıyla bir çeviri ofisi kurmalıdır.
  26. Başkanlık, sosyokültürel değişimleri ve bilgi teknolojilerindeki gelişmeleri göz önüne alarak, dijital yayıncılık alanında kaliteli ve etkin yayınlar üretmek için Dijital Yayınlar Daire Başkanlığı’nı bir an evvel faaliyete geçirmelidir.
  27. Başta gençlere yönelik olmak üzere inanç karşıtı akımlara karşı uyaran ve onlara verilecek cevapları içeren yazılı, görsel ve dijital yayınlar hazırlanmalı; bu metinler söz konusu akımları doğuran felsefî, tarihsel ve kültürel arka planı da ortaya koyucu nitelikte olmalıdır.
  28. Çocuklar, gençler ve dezavantajlı gruplara yönelik yayınlar, stratejik öncelikler arasında yer almalıdır. Bu kapsamda dijital mecralarda yayımlanacak ürünler farklı disiplinlerden istifade eden bir anlayışla zenginleştirilmeli, ayrıca çocuklara yönelik bir televizyon kanalının kurulması için gereken adımlar atılmalıdır.
  29. Çocuklara yönelik basılı, sesli, görüntülü ve dijital yayınlarda dinî ve millî değerleri benimsetici politikalar daha da geliştirilmeli, çocuk psikolojisi dikkate alınarak hiçbir yayın türünde yabancılaştırıcı, fıtrata aykırı temalara ve şiddeti özendirici unsurlara yer verilmemelidir.
  30. Dinî duygu ve düşüncenin genç kuşaklara aktarılmasında edebiyat ve sanatın yeri inkar edilemez. Bu amaçla Başkanlığın yayın politikalarında, hat, tezhip, ebru, şiir, hikaye, roman, müzik ve sinema gibi alanlardaki edebiyat ve sanat ürünlerinin teşvik edilmesi, bu amaçla yarışmalar açılması ve uygun projelerin desteklenmesi önem arz etmektedir. Başkanlık, bu faaliyetleri kendi kurumsal kimliği ile planlayıp icra edebileceği gibi, daha geniş kitlelere ulaşma amacıyla kurum dışı projelere destek vermek suretiyle de gerçekleştirebilir.
  31. Değişen dünya şartları, uluslararası ilişkilerdeki yeni gelişmeler, hizmet götürülen ülkelerdeki siyasi ve toplumsal değişimlerin; Başkanlığın yurtdışı hizmet ve faaliyetlerini mevcut haliyle sürdürmesini zorlaştırdığı ve uygulamada ciddi sıkıntılarla karşı karşıya bıraktığı gözlemlenmektedir.  Bu durum, yurtdışı hizmetlerinin köklü bir biçimde yeniden ele alınmasını ve yapılandırılmasını gerekli kılmaktadır. Bu doğrultuda hizmet yürütülen coğrafyanın yerel şartlarını ve imkânlarını dikkate alan ve hizmet götürecek olan personelin yetiştirilme süreçlerini yönlendiren stratejik eylem planı geliştirilmelidir.
  32. Yurtdışı din hizmetlerine muhatap olan kitlenin, geleneksel homojen yapısında farklılaşmanın olduğu; millet varlığımızın yanı sıra diğer müslümanların da camilerin bir parçası haline geldiği, ayrıca kuşak farkından kaynaklanan sorunların yaşandığı, nesillerin dil ve kültür olarak birbirlerine yabancılaştıkları gözlemlenmektedir. Bu itibarla bir öğretici, bir manevi rehber ve cemaati dış kurumlarda temsil eden bir önder konumundaki din görevlisinin mesleki ve pedagojik yeterliliğinin yanında ilgili ülkenin dil, din, kültür, sosyal ve siyasi yapısına ilişkin eğitimden geçirilmesi, özellikle çok kültürlü ve çok dinli ortamlarda iletişim kuracak becerilerle donatılması gerekmektedir.
  33. Yurtdışındaki camiler, birer ibadethane olma yanında çocuklara, gençlere ve yetişkinlere hizmet veren birer sosyal, kültürel ve manevi rehberlik merkezleridir. Değişen hizmet beklentilerine uygun bir biçimde bu mekânların yeni işlevlerle donatılması, çocukların, gençlerin, kadınların katılımını teşvik edecek şekilde estetik tasarımlara kavuşturulması gerekmektedir. Bu doğrultuda gençlerin ve kadınların cami yönetiminde daha fazla söz sahibi olmaları yönünde tedbirler alınmalıdır.
  34. İslam dini ve uluslararası Müslüman camia hakkında sağlıklı bilgi edinmek isteyenler için yurtdışı Başkanlık hizmetleri başta olmak üzere basılı, görsel, işitsel ve dijital yayın ihtiyacı hayati bir mesele olarak karşımızda durmaktadır. Bu nedenle Başkanlığın yayın faaliyetlerini dünyanın önemli metropollerindeki küresel platformlara taşıyarak dini yayınların buradaki imkan ve fırsatlarla uluslararası nitelik ve etkinliğe kavuşturulması temin edilmelidir. Bunun için başta Türkiye’deki Başkanlık ve ilahiyat birikimini küresel düzeye taşıyacak, aynı zamanda farklı coğrafyalarda yaşayan Müslümanların entelektüel birikimlerini dünya kamuoyuna sunacak bir Uluslararası Diyanet Yayınevi kurulmalıdır.
  35. Başka dillerde İslam ilahiyatı ve düşüncesinin entelektüel boyut ve uzmanlık düzeyinde desteklemeye yönelik olarak Başkanlığın koordine ettiği başta Uluslararası İlahiyat Projesi (UİP) olmak üzere Yükseköğretim Kurulu (YÖK) ve Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) ve Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) kanalıyla yürütülen burs programlarının hedef ve verimliliklerini periyodik olarak değerlendirecek bir “Uluslararası İlahiyat Programları Yürütme ve Takip Kurulu”  oluşturulmalıdır. Bu kurul eş zamanlı olarak, gerek Başkanlık gerekse ülkemizdeki ilahiyat fakülteleri ile diğer ülkelerdeki emsalleri arasında akademik işbirlikleri geliştirmelidir.
  36. Başta Batı ülkeleri olmak üzere bütün dünyada İslam ve Müslüman karşıtı söylem ve eylemlerin Müslümanların bireysel ve toplumsal varlıklarını ve kimliklerini tehdit edecek boyutlara ulaştığı gözlemlenmektedir. “İslamofobi” olarak adlandırılan bu olgu ile mücadelenin sağlıklı bir biçimde yürütülebilmesi için insan hakları ve temel hürriyetler çerçevesinde bir strateji geliştirilmesi etkin sonuçlar doğuracaktır. Bunun için Birleşmiş Milletler, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi uluslararası kuruluşlar, yerel hukuki zeminler ve anayasal çerçevelerin sağladığı imkânların kullanılmasına dönük girişimlere öncelik verilmelidir. Bu nedenle hak ve özgürlük ihlalleriyle mücadele amacıyla Müslümanlar tarafından kurulmuş organizasyonlarla işbirliği geliştirilmeli ve onların tecrübelerinden yararlanılmalıdır. Müslümanlara veya başkalarına yönelik hak ve özgürlük ihlallerini izleme, belgeleme ve gerekli hukuki mercilere iletme noktasında ilgili kurum ve kuruluşlarla işbirliğine gitmesi teşvik edilmeli ve Başkanlık süreç içerisinde bir “İslamofobiyle mücadele birimi” oluşturmalıdır.
  37. Savaş, terör ve zulümler dolayısıyla zor günler geçiren İslam coğrafyasından ülkemize pek çok insan göç etmiştir. Dil, din, ırk, mezhep ve meşrep ayrımı yapmadan yüzyıllarca mazlumların sığınağı olan bu topraklar bugün de aynı sorumluluğu yüklenmenin haklı onurunu taşımaktadır. Zorda kalmış tüm insanlara el uzatmayı kendisine bir vazife addeden ülkemizin alicenap insanları savaş bölgelerinden göçmek zorunda kalan tüm mazlumlara kucak açmayı İslami ve insani bir görev addetmiştir. Buna bağlı olarak ülkemize sığınan mazlumların dinî, insani ve kültürel ihtiyaçlarını karşılama çalışmalarını başarıyla sürdüren Başkanlığın, bu alandaki yetki ve imkanları artırılmalıdır.
28.11.2019

https://www.diyanet.gov.tr/tr-TR/Kurumsal/Detay/26146/diyanet-isleri-baskani-erbas-6-din-srasi-kararlarini-acikladi

06 Kasım 2019

BURASI KAYBOLDUĞUN YERDİR



Burası kaybolduğun yerdir

Burada ne arıyorsun?
Yakınlarını mı, dostlarını mı, sevenlerini mi ya da sevdiklerini mi?
Yoksa yaşadığın anıları, eski dostları, ilk çocukluk arkadaşı veya hatırlamak bile istemediğin kötü şeyleri mi?
Kimisinin, belki de çoğunun, ne aradığını bile bilmediği bir yer burası.
Ölümsüzlük diyarı burası.
Hayallerin şekillendiği, umutların yeşerdiği ve zamanın hiç tükenmediği bir yer.
Gülersin, ağlarsın, eğlenirsin, zevklenirsin, hiç usanmadan vaktin nasıl tükendiğini fark etmezsin bile.
Ne gece olur burada ne gündüz.
Ne mesai saati var ne de tatil.
365 günde 24 saat yaşanan, ömrünün sonunu şimdilik hiç kimsenin kestiremediği bir zamansızlık diyarı burası..

Resimler, videolar, hikayeler, anılar, paylaşımlar, yorumlar ve emojilerin dünyası burası.
Aslında kimsenin hükümran olmadığı bir alem gibi görünür.
Tıpkı kumarhane gibi. Her zaman sahibi kazanır.
Gelen geçen zamanını ve parasını tüketir burada, bir de umutlarını.
Sahicilik yok çünkü.
Görsen de sevdiğine dokunamazsın. Sesini duyamazsın.
Evet, duyabilirsin fakat o ses onunki değil cihazın sana ilettiğidir.
Resimler ve videolar da aynısı değildir aslının.
Hepsi kurgu ve sana gösterilendir.

Ne yazık ki alıştı(rıldı)n bu duruma.
Zavallısın.
Sahicilikten uzaklaştıkça, dibine daldıkça bu sanal alemin, kayboldun gittin be dostum.
Burası çok girift, gizemli, kurgulu, tuzaklı, içine çeken öyle bir kuyu ki; dipsiz ve çok derin.
Burası kaybolduğun yerdir senin.

Peyami Bayram
06.11.2019
İstanbul

İki yıl önce bunları yazdığımda olmayan bir kavram var bugünlerde: METAVERSE

Sanal alemde dijital dünyanın tüm imkanları kullanılarak paralel bir yaşam alanı oluşturuluyor.

Facebook, Instagram ve WhatsApp uygulamalarının sahibi olan firma yeni sanal dünyaya daha fazla sahip olma iddiasıyla adını da META olarak değiştirdi.

Bilgisayar başından kalkamayan, tableti ve akıllı telefonu elinden bırakamayan insanlar sanal gerçeklik gözlüğünü de takarak gerçek dünyanın dışında artık daha fazla vakit geçirecekler.

Peki, kabul edelim, bu da çağın getirdiği zorunlu bir hal olarak karşımızda. Tamam, bu ortamı kurgulayanlar buraya çektikleri kalabalığın haz ve heyecan duyguları sayesinde oldukça önemli miktarda para kazanacaklar, bunu da anladık.
Gel gelgelelim gerçek hayattaki işleri kim yapacak?

Eskiler derlerdi ki: Sen ağa, ben ağa, bu ineği kim sağa!

Sevgili gençler ve geleceği düşünen kıymetli ebeveynler, lütfen gerçeklikten kopmayalım!

Bizi gerçeklikten uzaklaştıranların gerçek dünya ile ilgili muhakkak büyük ve önemli planları vardır, bunu unutmayalım!

Yoksa ne mi olur?

O sanal dünyanın zevk ve heyecanına kapılan insan gerçek yaşama döndüğünde bırakın evi, barkı altındaki sandalye bile kiralık hale gelmiş olur.

Tıpkı bir bağımlının hali gibi, değil mi?

İşte böyle, en iyisi bağımlı olmamak, yoksa kurtulmak neredeyse imkansız!

06.11.2021
İstanbul

19 Ekim 2019

Bugün ve Sonrası

Bugün ve Sonrası

Daima bir sonraki merhaleye ulaşmak için sabırsızlanıyoruz.
Elde etme ihtimalimiz çok düşük bile olsa daha konforlu ve hatta lüks bir hayata erişmek için çaba sarf edip, didiniyoruz.
Bu yüzden, belki de beyhude koşturmaca sebebiyle, içinde bulunduğumuz anı ve ortamı çoğu zaman  ıskalıyoruz.
Halbuki yaşadığımız her bir an birikerek bizim bir sonraki merhalemizi hazırlıyor.
Her gün kumbarasına bir lira atmak veya herhangi bir kağıt kırpıntısı atmak gibi bir durum aslında bu.
Tercih bizim.
Ya bundan sonraki merhale/hayat için bir şeyler biriktirir ve biriktirdiklerimizle refah ve huzur içinde yaşarız ya da elemli bir ziyan bizi bekliyordur.
Karar bizim.

"Kadınlar, soy-sop, kariyer, yük yük altın ve döviz, lüks arabalar, hisse senetleri, emlak ve bol kazançlı işler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi.
Bunların hepsi dünya hayatının geçimliğidir.
Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah'ın katındadır."  (Âl-i İmran 3:14 günümüze uyarlaması)

Peyami Bayram
19.10.2019
Çin, Yangjian

14 Ekim 2019

Medyada Gördüğümüz, Duyduğumuz Haberlere Ne Kadar Güvenelim?

Medyada Gördüğümüz, Duyduğumuz Haberlere Ne Kadar Güvenelim?


Sanırım Ekim 1996 idi, İzmir'in Aliağa ilçesindeydim. Bir akşam üzeri  bir siyasi parti ilçe başkanı olan aile dostumuz Faysal Bey aradı ve bana Bosna Hersek'ten gelen bir misafiri olduğunu ve benimle tanıştırmak istediğini söyledi. Bu misafirin Bosna savaşında komutanlık yapmış olduğunu da söyleyerek benim mutlaka görüşmem gerektiği konusunda ısrarcı oldu. Ben de kendisini kıramadım ve yanlarına gittim. 40-45 yaşlarında aksanı bozuk bir Türkçe ile konuşan misafir anlaşılan bizim arkadaşları oldukça heyecanlandırmıştı. Bosna savaşının anıları çok tazeydi. Hele ki Srebrenitsa katliamının üzerinden henüz bir yıl geçmişti. Bütün Türkiye'yi acıya boğan ve bir türlü yardım ulaştırmaya çalıştığımız o mağdur ve mazlum kardeşlerimizden biri, hem de bir komutan, bir gazi şu anda karşımızdaydı.

Peki bu kişinin sözlü olarak anlattıklarından başka bizi ikna edecek bir kanıt var mıydı? Evet, bu misafirin elinde belge niteliğinde bir yayın vardı. Savaşın en yoğun zamanlarında o günlerdeki Türk medyasının özellikle islamcı kesiminde yoğun bir Bosna haber, yorum ve makaleleri yayınlanmıştı. Yörünge dergisi de o yıllarda islâmî, özellikle milli görüşçü kesimde oldukça popüler bir dergiydi. Bizim misafirin elindeki belge niteliğindeki kanıtı da işte bu derginin kendisini kapak konusu yaptığı ve 8-10 sayfa resimli bir röportajının yayınlanmış olduğu bir sayısı idi.

Bir de bu misafir o röportajın yapıldığı günlerde bir çok parti, dernek ve vakıf ziyareti yapmış. Bu ziyaretlerde çekilmiş bol miktarda resim de çantasındaydı ve bunları da arkadaşlarımızla beraber gördüğümüzde misafirle ilgili ben hariç bütün arkadaşlar ikna olmuşlar ve gözyaşları ile anlattıklarını dinliyorlardı.

O akşam bir çok arkadaş bu misafiri görmek için toplandı, onun bozuk ve aksanlı bir Türkçe ile anlattığı abartılı savaş hikayelerini dinledi. Bir kısmı gözyaşlarını tutamadı. Ben ise bu misafirin anlattıklarını askeri yönden çok tutarsız ve çelişkili buluyordum. Biraz daha açık yakalamak için bazı sorular soruyordum. Aliya İzzetbegoviç ile ilgili sorularımda ise tamamen açık verdi. Eski Yugoslavya döneminde Aliya ile birlikte hapis yattıklarını bile söyledi. Savaşta cephe komutanı olduğunu söyleyen misafirimiz ne cephesini tam olarak tanımladı, ne üst ve bağlı birliklerini, ne diğer komutanları. Hepsini duygusal hikayelerle geçiştirdi. Sağolsun arkadaşlarımız duygusallıkları ile sordukları sorularla benim başka türlü sorular sormama fırsat vermediler.
O gece misafirimizi benim evimde konuk ettik. Ben şüphelerimden dolayı misafiri temkinli ve kontrollü bir şekilde evimde yatırdım.

Gelelim misafirimizin sebebi ziyaretine. Bosna Hersek'te savaş sonrası yetim kalan çocuklar için kurulan bir vakıfta çalışan bu eski komutan(?), bizim gazi misafir, bu vakıf için İzmir'den kuru üzüm almaya gelmiş. Bizden de para veya maddi bir yardım da istemiyormuş(!). Sadece kuru üzüm almak için uygun yer arıyor, bizim arkadaşların tanıştırmasını istiyormuş.

Ertesi gün misafire bir arkadaşımızın yardımcı olması hususunda konuşuldu. Sabah bu arkadaşımızla misafirimiz Menemen'e üzüm tüccarları ile tanışmaya giderken ben arkadaşımızı bir kenara çekerek "sakın ola bu kişiye kefil olma, hatta sıradan bir yabancı gibi tanıştır ki esnaf da duygusal yaklaşmasın" dediğimde arkadaşım biraz garip karşılaşa da onu ikna ettim ve onları bu şekilde gönderdim.

Onlar gider gitmez ben de hemen telefonun başına oturdum ve bu misafir ile ilgili bilgi toplamaya başladım. O yıllarda cep telefonu herkeste yok, internet çok kısıtlı idi. Ben bu kişinin kim ve neci olduğunu Bosna Hersek Büyükelçiliği, Bosnalılar dernekleri ve buna benzer bir çok yurtiçi ve yurtdışı kurum ve kuruluştan sordum. Tahmin ettiğim gibi hiç kimse bu adamı tanımıyordu. Sonra Yörünge dergisini aramak istedim fakat telefon numarasını bir türlü bulamadım. Misafirin bize gösterdiği dergi çantasındaydı ve çanta benim yanımda emanetti. Derginin numarasını almak için bu çantayı açmalıydım. Şüphelerimde büyük ölçüde haklı olduğumdan da güç alarak yapmamam gereken bir şeyi yaptım ve misafirin bana emanet bıraktığı çantayı çok tereddüt etmeme rağmen açtım. İyi ki de açmışım dergiyi alırken çantada misafirin bize göstermediği bir çok resmini daha gördüm. Bu resimlerde misafirimiz pavyon benzeri yerlerde kadınlarla alem yaparken neşeli pozlar vermişti.

Neyse, ben dergiden numarayı aldım ve İstanbul'da Yörünge dergisinin merkezini aradım ve derginin genel yayın yönetmeni Resul Tosun ile görüştüm. Kendisine elimdeki derginin baskısının gerçek olup olmadığını, bu sayıda kapak konusu yaptığı kişiyi tanıyıp tanımadığını sordum. Bana verdiği cevapta o günlerde Bosna savaşı konusunda çok bilgi/haber ihtiyacı olduğunu kendilerinin de her buldukları haberi teyit etmeden hemen yayına verdiklerini, bu adamın haberini de böyle yaptıklarını ama sonrasında bir sahtekar olduğunu anladıklarını, bu yolla bir çok kişiyi de dolandırdığını öğrendiklerini, bu durumu da bir kaç ay sonra bir uyarı ve özür olarak dergide yazdıklarını söyledi. Ben de kendisine bir gazeteci, dergici, yayıncı olmadığım halde yanımıza gelen bu kişiyi saatlerdir araştırdığımı, emin olmadığım bir kişiyi dostlarımla tanıştırmaktan bile çekindiğimi, kendisinin bir yayıncı, dergici, gazeteci kimliği ile ve yaptığı yayınlarla insanlara doğru bilgi ve haber vermek gibi bir sorumluluğu olduğu halde niçin böyle özensiz ve dikkatsiz davrandıklarını, teyit edilmemiş bilgi/haberi yayınladıklarını, üstelik de bu kişiyi kapak konusu yaparak sayfalarca söyleşi yaptıklarını belirterek sert bir şekilde eleştirdim. Resul Bey de benim haklı olduğumu, bu konuda daha sonra özür yayınladıklarını, savaş günlerinde acil haber ihtiyacından dolayı bu hassasiyeti ihmal ettiklerini belirterek tekrar özür beyan etti. Fakat bence özürü de kabahatinden büyüktü.

Bizim hikayenin devamına gelecek olursak. Arkadaşım ve davetsiz misafirimiz döndüklerinde beni çok sert ve elimde tüm dergi ve fotoğraflarla buldular. Dolandırıcı olduğu anlaşılan şahsa derhal burayı terk etmesini söylediğimde "ben sizden bir şey almadım, para falan da istemedim" diyerek bir de utanmadan elimdeki dergi ve resimleri istedi. Ben de onları vermeyeceğimi derhal gitmezse polis çağıracağımı söyledim. Bunun üzerine kaçarcasına çıktı ve gitti.

Yaşadığımız bu olayla ilgili beni böyle davranmaya iten okullarda aldığım eğitimin yanında şu iki ayet çok etkili olmuştur;


Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın. (Hucurat 6)

Ey iman edenler! Mü'min kadınlar muhacir olarak size geldiklerinde, onları imtihan edin. Allah, onların imanlarını daha iyi bilir. Eğer siz onların inanmış kadınlar olduklarını anlarsanız, onları kâfirlere geri göndermeyin. (Mümtehine 10)


Şimdi şöyle o günden bugüne doğru bakınca medyanın ne kadar değiştiğini herkes biliyor. Hatta şimdilerde 18-20 yaşlarında olan gençlerimiz telefonsuz, internetsiz bir dönemi hiç bilmezler.

Günümüzde herkesin çok yoğun bilgi/haber etkisi altında olduğu aşikar. Ancak bu maruz kalınan haberler hangi süzgeçlerden geçirilerek bize ulaşıyor? Ya da tam tersi hangi odaklar/merkezler/kuruluşlar bu haberlerin nasıl servis edilmesine karar veriyorlar. Aslında ne oluyor ve bize ne gösteriliyor, sunuluyor?

Bir de sosyal medya denilen herkesin haber/bilgi yaydığı bir mecra var ki ömür törpüsü.

Sevgili okuyucu hakikati mi arıyorsun, bizzat ve bilfiil yaşadığın, sanal olmayan ailen, akraban, komşun, arkadaşın, işverenin, çalışanın, müşterin ve elinin dokunabildiği tüm insanlar ve diğer canlılarla sahici ve sağlam ilişkiler kur. İlken insanlık ve iman ettiklerin olsun. Benim ilkem Bakara Suresi 177. ayette Rabbimizin buyurduklarıdır:

Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz erdemlilik değildir. Asıl erdemli kişi Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere iman eden; sevdiği maldan yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, yardım isteyenlere ve özgürlüğünü kaybetmiş olanlara harcayan; namazı kılıp zekâtı verendir. Böyleleri anlaşma yaptıklarında sözlerini tutarlar; darlıkta, hastalıkta ve savaş zamanında sabrederler. İşte doğru olanlar bunlardır ve işte takvâ sahipleri bunlardır.


Peyami Bayram
14.10.2019
İstanbul

28 Eylül 2019

Nasihat 8

Nasihat 8

Derdi olmayanın
derman araması da olmaz.
Dertsiz kimseden yoldaş olmaz.

Bil ki;
Dermansız dert olmaz.
Dertsiz kimse mert olmaz.
Derdi olanın;
gözü de sözü de tok olur,
ama sert olmaz.

Yıkılmaz bir kaledir
Dertli olanın kalbi,
Muhasara edilir
belki muvakkat
Zaptedilemez o kale
Çünkü onda iman kat kat.

Dertsizden uzak dur,
Bir de ümitsizden.
Kimseye hayır gelmez gayretsizden.

Daima bir derdin olsun evladım,
Derman ararsan Mevla verir,
Sen yola düş,
Gayretin sana ümit verir,
İlim ışık olsun yoluna,
Bakma sağına, soluna,
Kazancın gündelik olmaz bu yolda,
Yarın uzak değil,
Bir gecenin ardında.

Peyami Bayram
28.09.2019
İstanbul

19 Eylül 2019

MOSKOVA

Moskova Notları 1


Moskova'da yaşamak gerçekten çok zor.

Geçmişte komünist dünyanın yani demirperdenin merkezi olmuş bugün vahşi kapitalizmin en acımasız şehirlerinin başında geliyor Moskova.
Hayat çok pahalı. Sıradan bir çalışanın, onların eski tabiriyle proleterlerin emeğiyle burada ev sahibi olması neredeyse imkansız. İki odalı, yani bizdeki tabirle 1+1 ev alabilmek için yaklaşık 200-250 bin dolarınız olmalı.
Aynı evin kirası ise bin dolar civarında.
Bahsettiğim bu tarz bir ev şehrin merkezinde falan da değil.
Çok kalabalık ve bir o kadar da hareketli bir şehir Moskova. Yaklaşık 20 milyon insan yaşıyor.
Aynı anda 1 ila 2 milyon insan yerin altında metroyla bir yerden bir yere ulaşmaya çalışıyor.
Evet bu rakam belki biraz abartı gibi gelebilir. Ancak bizzat metro istasyonlarını ve o kalabalığı görünce inanmamak elde değil.
Yerin altında bazı yerlerde iki bazı yerlerde de üç kat metro hattı döşenmiş. 1900'lü yıllardan itibaren yapılan bu metro hatlarının yapımı yani metro hattının genişletilmesi hala devam ediyor. Bir çok defa geldiğim bu şehirde bizzat şahit olduğum yeni istasyonlar bile var.
Metro ucuz ve daha hızlı bir ulaşım imkanı sunuyor aslında burada yaşayanlara. Fakat dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi burada da toplu taşımaya yine alt ve orta gelir grubu biniyor. Üst gelir grubu içinse statü meselesi tabii ki.
Moskova'da otomobil almak çok kolay. Alt gelir grubunun bile araba alması mümkün. İkinci el orta sınıf bir binek otomobil bir kaç bin dolara alınabiliyor. Petrol üreten bir ülke olması hasebiyle akaryakıt da o oranda ucuz. Bizdekinin dörtte birinden az.
Böyle olunca her imkanı olan araba alıyor ve trafik karmaşası her geçen gün artıyor.
Şehrin bazı yerlerinde yedi şerit gidişi, yedi şerit gelişi olan yolların dahi hiç neredeyse hiç yürümeyen trafiğini sıklıkla görebiliyorsunuz.  Kış ayları ise çok daha sıkıntılı.
Bütün bunların yanında iyi taraflarını da görmeliyiz diye düşünüyorum.
Şehirde hiç gecekondu yok. 
Her yerde planlı bir yapılaşma mevcut.
Bir bölgede bizdeki TOKİ benzeri bir yapılaşma planlanıyor önce.
Altyapısı da insanlardan önce varıyor oraya.
Hani bizde insanlar boş bulduğu yere ev yapar, mahalle kurar; imar planı ve tüm altyapı sonradan gelir ya. İşte burada bu düzgün işliyor.
Ayrıca yukarıda bahsettiğim çok şeritli yollar SSCB döneminde yapılmış. O dönemdeki otomobil sayısı şimdikine nazaran yok denecek kadar.
Son olarak Moskova'nın Rusya'da ayrı bir yeri olduğunu belirtelim. Hatta eski Sovyet cumhuriyetleri için de bu böyle. Hala hepsinin merkezi gibi. Burada her milletten insan yaşıyor. Mesela bir Türk olarak burada her yerde Türkçe konuşabileceğiniz birilerini bulmanız mümkün. Bazen farklı lehçe ve aksanlarla da olsa anlaşmak zor olmuyor.
Moskova'nın bu ayrıcalığı elbette ekonomiye de yansımış. Buradaki fiyatlar ve ağır koşullar sadece Moskova için geçerli diyebiliriz. Moskova'dan 100-150 km. uzaklaşınca hayat şartları çok değişiyor.
Şimdilik Moskova'dan aktaracaklarım bu kadar.
Sevgiyle ve sağlıkla kalın.

Peyami Bayram
19 Eylül 2013
Moskova

11 Eylül 2019

Adalet

ADALET(!)

"Mecidiyeköy'de Torunlar İnşaat tarafından yıkılan Ali Sami Yen Stadı yerine yapılmakta olan rezidans inşaatında çalışan işçilerden onu servis asansörünün düşmesi sonucu öldüler."
(Haber)

On işçinin bir dizi ihmaller neticesi ölümü ile ilgili şantiye şefi, proje müdürü ve iki de asansör teknisyeni tutuklanmış.
Muhtemelen bu kişilere ufak yollu cezalar verilip vefat edenlerin ailelerine de sus payı hükmünde tazminatlarla bu olay kapatılır.
Bu ülkede bunca yıldır edindiğim onca tecrübeler bunu gösteriyor.
Bence o inşaatın birinci patronu kim ise onu cezalandıramayan, tutuklayamayan sistem adil bir sistem değil sermayeden, yani güçlüden yana bir sistemdir.
Evet ölenle ölünmez, patron da böyle bir netice olsun istemezdi.
Buna da eyvallah.
Peki bu gökdelenleri bu patron ne için yapıyor?
Para kazanmak için.
İşçiler ne için öldü ve halen ne için çalışıyorlar?
Para kazanmak için.
İşçiler para kazanayım derken canından oldu.
Hem canından hem de kazancından!
Patron ise kazanmaya devam ediyor.
O rezidansta daire fiyatları yaklaşık 3-4 milyon TL.
Madem ki patronlar her şeyi parayla ölçer.
Az zarar, çok kar gibi.
Burada da denklem öyle kurulmalı.
Ölen on işçinin geride kalanlarına o rezidanstan birer daire verilmeli.
Değil mi?
Adalet böyle gerektirir bence.
Yoksa adalet birilerinin daha rahat etmesi için ötekilerin ona karın tokluğuna hizmet etmesini sağlayan mekanizmanın adı mı?
Bu sistem firavun düzeni, nemrut düzeni.
Modern zamanlarda buna ne mi diyorlar?
Demokratik Kapitalizm!

La...

Peyami Bayram
11.09.2014
İstanbul

29 Ağustos 2019

Yıldız


Yıldız


Şöhretli bir yıldız olmak var;

sahnelerde, ekranlarda

bugünlerde çocukların aklında..


Kırlarda dolaşmadılar onlar..

Gece vakti ıssızlıkta,

kurt ulumalarında

bilemezler onlar

nasıldır

bir seyyahın

ya da bir denizcinin

yıldıza bakışı..


Ne bilsinler

yıldızdan gelen akışı..


Ne fal açılan yıldıznamelerde

ne de Yıldız’daki sarayın

pencerelerinde görünmez

bir yıldızdır o..


Milletinin gönlünde ışık saçan,

yıldırımlarla çakan,

destanlar yazan bir yıldızdır o..


Bakmasını bilene

yol gösterendir

fezadaki her yıldız..

Görmesini bilene

sonsuz bir hız..


Kim takarsa onu

şahididir tarihin,

sahibidir talihin..


Önce hayallerini yaşadığımız,

sonra omuzlarımızda taşıdığımız

milletin emanetidir,

vatanın izzetidir,

subayın alametidir o yıldız.



Peyami Bayram
29 Ağustos 2019
İstanbul


10 Ağustos 2019

ELDEN GİDEN

Elden giden nedir?

Vatan elden gidiyor,
din elden gidiyor,
rejim elden gidiyor,
ormanlarımız yok ediliyor,
denizlerimiz kirleniyor,
ozon tabakası deliniyor.

Bu gibi tepkisellikler ne getiriyor?

Sanırım sadece kitlelerin gazını alıyor.
İnsanlar birden fazla konuda bunalmış, sıkılmışken bir konu öne çıkarılır, çoğunlukla sonu bir yere varmayan ufak ya da büyük çaplı eylemlerle kitlelerin manipüle edilmesi sağlanır. Biraz eylem, slogan derken hele de polisin biber gazı ve jopu da değmişse fevkalede bir iş yaptığına inanan vatandaşın keyfine değme gitsin. Yediği pataktan başı göğe erince(!) yeni bir eyleme doğru hazırlanır öfkeli kitle.

Bu döngüyle küresel sermaye baronları kıs kıs  gülerek servetlerini ve nüfuzlarını artırmaya devam ederler. Birilerinin sermayesi ve nüfuzu artıyorsa buna mukabil birilerinin parası ve emeği çalınıyor demektir.

İnsanlar sadece kendi emeğine ve parasına sahip çıkmak için mücadele etmek yerine boyundan büyük sorun(?)ların karşısına dikilmeye kanalize edilir.

Esasında "ekmeğimiz elden gidiyor" en temel ve karşı konulamaz haklı bir söylemdir. Bu söylem arşı inletir. Buna rağmen çalıştığı işten atılma ve işsiz kalma korkusu ile haksızlığa karşı koymak ikilemi insanı cidden zora sokar. 

Ne var ki hergün cebinden eksilen parayı, sofrasından eksilen lokmayı unutturarak soyguna devam etmek isteyen egemenlerin yazdığı senaryolara figüran olmak insanların büyük çoğunluğunu avutuyor.

Ne diyelim oyun oynamayı sever insanoğlu, yenilse de gam değil, tekrarı vardır.

Oysa hakikatle yüzleşmek zordur!

Peyami Bayram
10.08.2019
İstanbul

27 Temmuz 2019

Özbenlik/nefis ve merkezde olmak

Özbenlik/nefis ve merkezde olmak

İnsanın elinin yettiği insanlar yâranı, dilinin yettikleri dostları,
bazı eylemleri ve söylemleri ile ulaştıkları gönüldaş/fikirdaşlarıdır.
Bunlar içi içe geçmiş halkalar gibidir.
En içte kişinin öz benliği,
bu öz benlikte/nefiste bilkuvve bulunan;
sevgi,
merhamet,
diğerkâm olmak,
cömertlik,
dürüstlük,
mertlik
gibi sıfatlar en yakın halkaya,
yani yarâna dokunmalı ki
oradan dalga dalga dostlar
ve sonra gönüldaşlar/fikirdaşlar da nasiplensin.

Özbenliğin/nefsin;
böyle güzel hasletlerle dolup taşması,
ancak yüce bir ideal/ülkü/mefkûreye inanmakla mümkündür.

Yani; merkezde olacaksın ama benmerkezci/bencil olmayacaksın.

Kolay bir şey değil; zaten zoru başarandır kalıcı eser olan/bırakanlar..

Peyami Bayram
27.07.2019
Armutlu

22 Temmuz 2019

Nasihat 7

Nasihat 7
Türkiye Cumhuriyeti devleti İstiklâl Harbi sonrasındaki yakın tarihinde,
ABD ve NATO dayatmalarına karşı;
1974 Kıbrıs barış harekâtı,
15 Temmuz hain darbe teşebbüsü
ve nihayet
S400 alımı konusunda dik duruşuyla bağımsızlığını perçinlemektedir.
Bu duruşun yanında olmak ne bir partinin taraftarı olmaktır ne de başka bir siyasî tarafın karşısında olmaktır.
Türkiye Cumhuriyeti sevgisi ve bağımsızlığına gönül vermek bütün bağlılık, bağımlılık, taraftarlık, grupçuluk, hizipçilik, particilik, cemaatçilik taassuplarının üzerinde olmadığı sürece bize bu dünyayı cehennem edecek zebaniler nöbet bekliyor.
Bunu asla unutma evlâdım!

Peyami Bayram

22/07/2019
İstanbul

15 Temmuz 2019

15 Temmuz 2016 kalkışmasının kısa özeti ve çıkardığım dersler

15 Temmuz 2016 kalkışmasının kısa özeti ve çıkardığım dersler;

1. 15 Temmuz 2016 tarihine gelinceye kadar Fetullah Gülen isimli şahıs yüce İslâm dininin kavramlarını suistimal ederek uydurduğu kendi dinine topladığı müritleriyle yaklaşık kırk yıllık bir süreçte sistematik olarak ve sinsice Türkiye Cumhuriyeti'nin en hassas noktaları olan başta TSK, Emniyet ve Yargıdan başlamak üzere yerleştirdiği elemanları ile devleti neredeyse ele geçirmişti.

2. Devlet bürokrasisi, istihbarat birimleri, askeri yüksek idare ve özellikle de siyâset erbabı bu süreçte bu yapıyı ya tam çözemedi  veya büyümesi ile birlikte ulaştığı güç ve özellikle küresel güçlerle bağlantıları nedeniyle menfaatdaş olmayı yeğlediler.

Bu hususta ilk zamanlarda islamcı gruplar Fettulah Gülen'in de "müslüman" olmasını, "aynı kıbleye yöneliyor" olmayı, "alnı secdeli insanlardan zarar gelmez" fikrini göz önüne alarak görüşleri ve yöntemlerini beğenmeseler de bu kadrolaşmaya sessiz kaldılar. Hatta bu cemaate veya liderine yapılan eleştiri ve suçlamalara dahi savunma refleksi gösterdiler.

Öte yandan sol, sosyal demokrat veya kemalist düşüncedekiler de bu yapıyı diğer tüm dindarlar ile aynı kefeye koymak suretiyle asıl ve yakın tehlikenin doğru ve net bir şekilde tanımlanmasını ve mücadele edilmesini dolaylı olarak engellemiş oldular.

3. Baştan beri CIA ile irtibatı olup olmadığı tam bilinmiyor olsa da belli bir büyüklüğe ulaştıktan ve hele de Fetullah Gülenin ABD'ye yerleşmesinden sonra tamamen CIA kontrol ve yönlendirmesinde olduğunu bilmek için fazla zeki olmaya gerek yoktu. (Buraya bir not bırakmış olalım: geri zekalı fetöcülerden bunu hala anlayamayanlar var olduğunu yine Fetullahçı ahmaklardan başka herkes görüyordur sanırım.)

4.  Yıllardır yerleştiği devlet kadrolarında en iyi yaptıkları iş bukalemun gibi takiyyecilik yapmak olan bu fettulah dininin müntesipleri 2010-2011'den itibaren siyasi iktidardan alamadıkları kadrolar/makamlardan ötürü hükümeti devirmek için öncelikle ellerindeki emniyet ve yargı güçlerini kullandılar. Bu esnada TSK içindeki hiyerarşik yapıda kendi elemanlarının önünü açmak için yine yargı kumpaslarıyla bazı subayların ordudan atılması veya terfilerinin engellenmesini sağladılar.

5. 2016 Ağustos ayında yapılacak YAŞ toplantısında TSK içindeki kendi elemanlarının tasfiye edileceği söylentisi belki en fazla 2-3 yıl sonra tamamen sessizce ele geçirecekleri devlet aygıtının avuçlarının içinden kayıp gittiğini düşünerek telaşa kapılmalarına sebep oldu. Onlar robot gibi yetiştirildiklerinden pek düşünemezler, onların yerine düşünen NATO/CIA kanadı mevcut kadro ile bu sefer hıyaneti aleniyete dökerek ve  milletin namlusunu millete doğrultarak 15 Temmuz 2016 tarihinde askeri bir kalkışma/darbe cüretinde bulundular.

6. Kırk yıldır korku krallığı ile kurdukları takiyyeci yapının cüretini destekleyecek cesareti doğal olarak olamazdı. Burada onlara cesaret verici NATO/CIA bağlantılı unsurlar oldu. Bu kalkışmaya cüret eden hainler karşılarında kendilerinden çok daha cesur bir ordu-millet olduğunu gördüklerinde yaptıklarını ellerine yüzlerine bulaştırıp yaklaşık 12 saat içinde rezil bir şekilde teslim olmak zorunda kaldılar.

7. TSK içinde bu sapık dinin mensuplarının karşısına dikilen, onların yaptığı hainliklere prim vermeyen gerçek vatan sevdalısı ve milletine aşık subaylar o gecenin görünmeyen kahramanlarıdır. Her ne kadar bazı ikbalperest subaylar gerçekte inanmadıkları halde fettulah dininin peşine takılmış olsalar da onlardan daha fazlası milletinin yanında sağduyu sahibi gerçek cesur subaylar/astsubaylar vardı. Albay Sait Ertürk ve astsubay Ömer Halisdemir gibi niceleri milletinin ve devletinin yanında hainlere karşı direnmiş ve şehit olmuşlardı. Orgeneral Ümit Dündar ve Korgeneral Zekai Aksakallı gibi daha nice değerli subaylarımızın devlete ve millete sadakati ve hainlere karşı büyük bir tepkiyle sokaklara dökülen millet ile beraber darbeci hainlere gösterdikleri cesur savunma bu kalkışmayı başarısız kılmıştır.

8. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın ise bu hain darbe teşebbüsünden öncesinde haberdar olduğunu ve o gece için hazırlıklı olduğunu zannediyorum. O gün ve devamındaki süreci oldukça soğukkanlı ve mahirane idare etmesinden bunu tahmin ediyorum. Bu hususun yıllar geçtikçe netleşeceği kanaatindeyim.

Şimdi de bu tür olayların tekerrür etmemesi ve devlet ve millet olarak tekamülümüz için almamız gereken dersler ve tedbirler neler olmalı onlara bakalım;

1. Allah'ın insanlığa gönderdiği son kitap Kur'an-ı Kerim ve son nebi Hz. Muhammed (as)ın örnekliği apaçık ortada dururken cemaat, tarikat bilmem ne yapılanmalarına kimsenin, özellikle de kamu görevindekilerin ihtiyacı yoktur.

2. Dindar olmak ile herhangi bir cemaat, tarikat vb mensubu olmak arasındaki farkın özellikle dine mesafeli veya karşı duran kesimlerce çok iyi anlaşılması gerekir. Aksi takdirde maalesef ayrım gözetmeden dindar gözüken kişilere yapılan ötekileştirme ve uzaklaştırma takiyyeci grupların kamufle olarak daha da güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Laiklik savunuluyor sanılırken dindarlara toptan cephe almanın getirdiği sonucu bu acı tecrübeyle hep beraber yaşamış olduk.

3. Bütün kamu görevlerinde liyakat ve ehliyet esas alınmalı, KPSS, diploma derecesi ve diğer bilgi ve beceri ölçümlemeleri gibi somut veriler başat kriter olmalı, mülâkat gibi subjektif olabilecek kriterler ise minimize edilmelidir.

4. Hukukun üstünlüğü her şeyden daha önemli hale getirilmeli. Adil yargılama için yargı tamamen bağımsız olmalı, adalet mekanizması hızlı ve pratik işlemeli.

5. Katılımcı demokrasinin gelişmesi için sivil toplum güçlendirilmeli.

6. Siyasi partilerin de kamu hizmeti gördükleri varsayılarak ehliyet ve liyakat esaslarını dikkate almak partilerin de vazgeçilmezi olmalıdır. Ayrıca parti içi demokrasi kesinlikle işler hale getirilmelidir. Elbette bu husus siyasi partilerin seçmenlerinin katılımcı demokrasinin gereği olarak partilerine seçimden seçime değil de daima destek vermeleri ile olacaktır. Yani her vatandaş şayet bir partinin taraftarı ise partisini olumlu ve/veya olumsuz gidişatla ilgili denetlemeli, görüş, öneri ve varsa projelerini paylaşmalı.

7. Medya etiği ve hukuku konularında akademik çalışmalar yoğunlaşmalı. Medyanın güvenilirliği üst seviyelere çıkarılmalıdır.

8. Eğitimde araştırma, sorgulama ve kritik düşünmeyi genç nesillere uygulamalı öğretecek eğiticiler/öğretmenler yetiştirilmeli.

Peyami Bayram
15/07/2019
İstanbul

24 Haziran 2019

23 Haziran 2019 Seçim Sonuçları

23 Haziran 2019 Seçim Sonuçları 

Seçim sonucu İstanbul için inşallah hayırlı olur.
Kazanan bir aday veya bir kadro değil İstanbul halkı olur umarım.
Seçim sonuçları sadece İBB Başkanı seçimi ile sonuçlanmış olmayacak gibi duruyor. Beklenen muhtemel gelişmeler şöyle olacak sanki;
Türkiye siyaseti yeniden tasarlanacak,
CHP için muhafazakâr duyarlılık önemli ve öncelikli olacak,
AK Parti aldığı yenilgiyi ve seçmenin mesajını mutlaka değerlendirecek ama kadroların yenilenmesi dahi partide olacak reformun önüne geçemeyecek.
Sağ muhafazakâr yelpazede yeni açılımlar ortaya çıkacak,
Milliyetçi kesim siyaset yapma temellerini ve tarzlarını yeniden gözden geçirecek.
Sol siyaset kalmadığı ve ideolojilere rağbet olmadığı için Türkiye'nin yeni solu HDP üzerinden devam edecek. HDP de terör örgütleriyle ilişkisini kısıtlayarak bu kulvardaki alanını genişletmek için çaba gösterecek.
Yukarıdaki gelişmeler doğal olarak ülkemizi bir erken seçime götürür.
Siyaseti izlemeyi bile bilmediğimiz, demokrasiyi sadece sandıkta oy vermekten ibaret bellediğimiz için kampanya süresince verilen sözlerin ve seçim vaatlerinin takipçisi olamayacağız ve çoğunluğu bir sonraki seçime kadar unutulup gidecek muhtemelen.
Bu meyanda Türkiye'nin son 40 yıllık siyasetini bilfiil yaşayarak gözlemlemiş birisi olarak Ekrem İmamoğlu'nun beni yanıltmasını gönülden arzu ediyorum.

Peyami Bayram
24.06.2019
İstanbul

17 Haziran 2019

İBB SEÇİMLERİ

İBB adayları Binali Yıldırım ile Ekrem İmamoğlu'nun çıktığı İsmail Küçükkaya moderatörlüğündeki tartışma programı öncelikle karşılıklı insani ve demokratik ölçülerde, bel altına vurmadan fikirlerin tartışılabilmesini ortaya koyması açısından yeni siyasi hayatımız için iyi bir başlangıç oldu diyebiliriz.

Bu tür tartışmaların doğal olarak galibi ve mağlubu olmaz. Herkes tuttuğu tarafın üstünlüklerini görür. Lakin kampanya süresince kendi adayına odaklandığı için karşı taraf hakkında daha az ve dolaylı bilgi sahibi olur. Bu tür tartışmalar bu açıdan faydalı olabilir. Aynı zamanda medeni bir şekilde fikirlerin insanca  tartışılması ve karşıt görüşlerin sorunlara çözüm alternatiflerini sergilemesi için uygun bir zemin ve güzel bir örnek oluşturmaktadır.

Biz seçmenler için siyaset her ne kadar bir hizmet yarışı gibi sunulsa da ülkemizde politikacıların bu işten nemalandıklarını göz ardı edemeyiz. Umulur ki bu tür kamuya açık tartışmalar ile daha şeffaf hale gelecek bir siyaset gerçekten halka hizmetten başka hiç kimsenin rant ve menfaat aracı olamasın.

Hukukun üstünlüğünü sağlayamaz, adaleti tesis edemezsek hiç bir dünya görüşü bize huzur ve refah getiremeyecektir.

Ülkemiz ve İstanbulumuz için hayırlısını dilerim.

Merak edenler için elbette benim de bir oyum var ama önemli olan oyumun rengini buradan beyan etmek değil, milletimin selâmeti için dua etmek daha evlâdır.

Peyami Bayram
17.06.2019
İstanbul

01 Mayıs 2019

1 Mayıs..

Emek sömürüsü yapan zalim patrondan hakkını alamayan zavallı emekçilerin aslında öncelikle fikrini, umudunu ve emelini sömüren sendika ağaları ile onların değirmenine su taşıyan sözde sosyal demokratı, yalandan devrimci, tuzu kuru(zengin) sosyalistler ile dindar görünümlü tek dünyalıları, intihalci akademisyen bozuntularnı, fertleri cemaate feda eden hoca efendileri, yalan üretip icraat üretmeyen siyasetçileri, fildişi kulelerinden kalem oynatan halkına fransız entellektüelleri görmesi ve bunları aşması gerekir. Elbette bütün olup bitenleri tersyüz edip kasıtlı dezenformasyon yaparak hedef saptıran, her zaman kazananın yanında olan medyanın çirkin yüzünü de mutlaka görmelidirler.
Bir emekçi olarak kendi değerimin başkalarının terazisinde tartılmasına razı değilim.
Hak için mücadelede Allah'ın vahyi, peygamberim, aklım ve imanım bana en iyi klavuzdur.
Gerisi fasarya!

Peyami Bayram
1 Mayıs 2014
İstanbul

17 Nisan 2019

Notre Dame Katedrali Yangını ve Tepkiler

Notre Dame Katedrali bir kilisedir,
yani ibadethane,
aynı zamanda 856 yıllık bir tarihi eserdir,
Şam Ulu Camii olarak da bilinen Emevi Camii de bir ibadethanedir,
aynı zamanda 1280 yıllık bir tarihi eserdir.

İbadethanelerin savaş zamanında bile dokunulmazlığı vardır,

tıpkı hastaneler gibi,

bu uluslararası hukukta ve İslam hukukunda da böyledir,

Tarihi eserler insanlığın ortak mirasıdır,
tarih, sanat ve kültür insanlığın kollektif kazanımlarıdır ve böyle eserler insanlığın gelişimi için bir çok bilimin istifade ettiği muazzam kaynaklardır.

Talihsiz bir yangın neticesinde hasar gören Notre Dame Katedrali ile ilgili yorum yapan bazı kişiler bu yangınla Suriye'de iç savaşta bombalanarak tahrip edilen Emevi Camii arasında bir ilişki kurarak intikam, nefret ve biraz da sevinç ifade ettiler. Hatta bu yangını bir zafermiş veya bir zaferin baslangiç meşalesiymiş gibi görenler bile oldu.

Ne diyelim, dua edelim bu içler acısı halimize.

Allahım bize o eşsiz merhametinden lutfeyle.

Vicdanlarımızı körelten kapkara taassuptan kurtar bizi, "kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapma" uyarısının kulaklarımızda çınlamasını eksik etme ya ilahi.

Rahmetli Aliya İzzetbegovic'in "savaş düşmana benzeyince kaybedilir" sözünün hikmetini içimize nakşeyle Ya Rabbi.

Yeni Zelanda Başbakanı Jasinda Ardern'in tam bir ay önceki o asil duruşundan ve menfur Cami katliamına karşı Yeni Zelanda'nın müslim ve gayrimüslim halkının birlik ve beraberliğinden hiç mi ders alamadınız!

Peyami Bayram
16/04/2019
İstanbul

04 Nisan 2019

Yeni Zelanda'da Birleşen Yürekler Çok Şey Anlatıyor

Yeni Zelanda'da Birleşen Yürekler Çok Şey Anlatıyor

15 Mart 2019 tarihinde Yeni Zelanda Christchurch'te menfur bir saldırıda şehit edilen 50 müslüman ve onlarca yaralı için duyduğum acıyı paylaşmak ve başsağlığı dileklerimi iletmek üzere Yeni Zelanda'nın saygıdeğer Başbakanı Sayın Jacinda Ardern'e bir mesaj gönderdim. Her türlü takdirin üzerinde duygu ve düşüncelerle barışın, sevginin ve dayanışmanın en güzel örneğini vererek bütün dünyaya emsali az bulunur bir liderlik gösteren bu saygıdeğer hanımefendiden hiç beklemediğim halde bana gelen cevap kendisine olan hayranlığımı bir kat daha artırdı.

Bu örnek şahsiyetlerin varlığı insanlık ve gelecek adına ümitlerimizi artırıyor, hayata pozitif bakmamızı ve şükür edecek daha çok şeylerin olduğunu bize hatırlatıyor.

Yaşasın insanlık için, kardeşlik için, barış için, sevgi için omuz verenler, bir araya gelenler.

İnsanlık onurunu ve haysiyetini en güzel şekilde temsil ettiğiniz için size bir kez daha minnet ve şükranlarımı sunuyorum saygıdeğer hanımefendi Jacinda Ardern.


Sayın Başbakan,

Saygıdeğer Hanımefendi,

15 Mart 2019 günü yaşanan tarifsiz acıyı ilk andan itibaren hisseden bütün insanlık ailesine bir anne şefkati ile dokundunuz. O eşsiz duruşunuz, merhametli bakışınız ve samimi davranışınız tüm insanlığa bir umut ışığı olmuştur. Her türlü bölücülüğün, ırkçılığın, faşizmin, fanatizmin, aşırılığın ve vandalizmin hızla yayıldığı dünyamızda sevginin, merhametin, kardeşliğin ve sade bir insan olmanın haysiyetinin ne demek olduğunu hepimize hissettirdiğiniz için size minnettarım. 

Yaşadığınız acıyı yürekten paylaşıyorum. 
Şahsınızı sevgi ve saygıyla selamlıyor, tüm Yeni Zelandalılara bugünlerde ve daima sabır, metanet, dayanışma, sevgi ve barış içinde bir arada yaşamaları için dua ediyorum. 

Allah inanan ve güzel işler yapanlarla beraberdir. 


M. Peyami BAYRAM
İstanbul'dan bir dostunuz


Nazik sözleriniz için teşekkür ederim.

Başbakan, Christchurch'teki saldırının ardından gösterilen destek ve merhamet ve başsağlığı mesajlarını paylaşmak için zaman harcayan binlerce insan tarafından derinden etkilendi.

Benden aşağıdaki ifadeyi iletmemi istedi:

Düşüncelerim, sevdiklerini kaybeden ve şimdi tarifsiz bir acı ve keder yaşayan ailelere aittir. Bu acıyı ortadan kaldıramasam da, Müslüman topluluğa sevgilerimi, pek çok Yeni Zelandalı'nın sahip olduğu ve onlara destek olmak için elimden geleni yapacağımın güvencesini gönderiyorum. Amacım, etkilenenlerin ihtiyaç duydukları özen ve desteğe sahip olmalarını sadece değil, gelecek aylarda ve yıllarda da sağlamak.

Bu trajik bir zaman ve Yeni Zelanda’nın tümü bu etkiyi hissediyor. Bir millet olarak daha önce yaşamadığımız bir keder ve öfke biçimiyle boğuşurken, topluluk etkinliklerinde, sosyal medyada ve ülkenin dört bir yanındaki insanlar tarafından ifade edilen şefkat ve nezaket bize bir millet olduğumuzu gösteriyor .

İleride, hepimizin korumak için çok çalışacağımız değerlerin olduğunu biliyorum.

Temasa geçtiğiniz için tekrar teşekkür ederiz.

Saygılarımla


Dinah Okeby
Başbakanlık Ofisi

Dear Prime Minister,


Honorable Lady,


You touched the whole human family with the affection of a mother who felt the indescribable pain on March 15, 2019 from the very first moment. Your unique stance, compassionate look and sincere attitude have been a glimmer of hope for all mankind. I am grateful to you for making us all feel what love, compassion, brotherhood and dignity of being a simple person means in our world where every kind of separatism, racism, fascism, fanaticism, extremism and vandalism are spreading rapidly.


I heartily share your pain.

I salute you with love and respect, I pray to all New Zealanders to live together in patience, fortitude, solidarity, love and peace.


Allah is with those who believe and do good works.



M. Peyami BAYRAM

A friend from Istanbul



Thank you for your kind words.

The Prime Minister has been deeply moved by the support and compassion shown in the wake of the attack in Christchurch, and by the thousands of people who have taken the time to share their condolences.

She has asked me to pass on the following statement:

My thoughts are with the families who have lost loved ones and who are now experiencing unimaginable pain and grief. While I can’t take away this pain, I send the Muslim community my love, as so many New Zealanders have, and the reassurance that I will do all I can to support them. My focus is ensuring those who have been affected have the care and support they need - not just now, but in the coming months and years.

This is a tragic time, and all of New Zealand is feeling the impact. While we as a nation grapple with a form of grief and anger we have not experienced before, the compassion and kindness that has been expressed at community events, on social media, and by people right across the country show us who we are as a nation.

Going forward, I know those are the values we’ll all work hard to protect.

Thanks again for getting in touch.

Kind regards


Dinah Okeby
Office of the Prime Minister


04/04/2019

30 Mart 2019

31 Mart 2019 Yerel Seçimleri ve Düşündürdükleri

 Yarın(31 Mart 2019) Türkiye'de mahalli idareler seçim yapılacak.

Son saatlerde benim içimdeki hisler önceki seçimlerden biraz farklı.
Artık seçilmişlerin/siyasetçilerin farklı bir rol üstlendikleri, demokrasi oyununda seçenler ve seçilenler arasında üzerinde fazla düşünülmeyen farklı bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Her iki taraf da aslında -miş gibi yapıyor, hatta bunu seçmenler(halk) sanki daha çok yapıyor gibi. Siyasetçinin varacağı bir hedefi elde edeceği şahsi çıkarları olabilir. Ancak halkın seçimlerden beklentisi oldukça farklı gibi geliyor bana. Halk biraz daha yüzeysel, hayalperest, ütopik ve belki manevi(dini değil duygusal anlamda) bakıyor ve bu bakışıyla muhtemeldir ki farkında bile olmadan -miş gibi davranıyor. Çok sevdiğim arkadaşım, dostum Dr. Ali Kemal Güler'in sık kullandığı bir lafı vardır "deli numarası yapma" diye, işte tam bu noktada aklıma o geliyor. Zaten çoğunlukla insanlar hakikatin peşinde değiller. O halde yine bu oyuncular ve izleyenler/oylayanlar arasındaki sıradan hikaye devam edecek demek ki.

Benim yarınki seçimle ilgili son sözüm ise kısaca şöyle:

Sandıkta demokrasi olmaz.
Sandıktan demokrasi çıkmaz.
Sandık halkın önünde oynanan oyunların oylamasıdır.
Demokrasi hukukun üstünlüğü ile olur. Hukukun üstünlüğü ise yargının bağımsızlığı ile.
Şimdi perde kapanırken ışıkları söndürüp muhtemel sonuçları düşünüp oy kullanma zamanı.

Peyami Bayram
30/03/2019
İstanbul

15 Mart 2019

Muhafazakarlar ve Modernistler


Muhafazakarlar ve Modernistler 

Aliya İzzetbegoviç

İnsanı sadece terbiye etmekle kalmayan aynı zamanda dünyaya nizam verme yeteneği olan İslam' a, kendi kabulleri doğrultusunda, İslami yenilenme fikrine, her zaman iki tip insan tarafından karşı çıkılmaktadır: Muhafazakarlar eski reçeteleri, modernistler ise başkasına ait (yabancı) reçeteleri istemektedirler. Birinciler İslam'ı geçmişe çekmekte, ikinciler ise ona yabancı bir gelecek hazırlamaktadırlar.
Aralarında mevcut olan büyük farklılıklara rağmen bu iki grup insanın ortak tarafları vardır. Her ikisi de Avrupalıların anladığı manada İslam' ı sadece din (religion) olarak görmektedirler. Mantık ve dil inceliklerine yönelik belli eksiklikleri ve İslam'ın özü, onun tarihte ve dünyadaki rolü hakkındaki anlama kabiliyetsizliği, bir sebepten dolayı tamamen yanlış olarak, onların İslam dinini religion olarak tercüme etmelerini sağlamaktadır.
İnsanın varlığı ve görevi hakkındaki temel gerçeklerinin tekrarlanması manasına geliyorsa da, İslam’ın bir şey hakkındaki yaklaşımı tamamen yenidir. Din ve ilmin, ahlak ve siyasetin, emel (ideal) ve çıkarların ittifakının sağlanmasındaki talebidir. Zahiri ve Batıni dünyanın varlığını tanıyarak İslam, bu iki dünya arasında bulunan uçurumun köprü vazifesini, insanın yaptığını göstermektedir. Bu ittifak ve birlik olmadan religion geriliğe (her türlü verimli hayatın reddedilmesi), ilim ise ateizme doğru çekmektedir.
İslam sadece religion'dur noktasından hareketle muhafazakarlar, İslam'ın dış dünyaya nizam vermemesi gerektiğini, ilericiler ise bunu yapamayacağını düşünmektedirler. Pratikte sonuç aynıdır.
Müslüman dünyasında muhafazakar düşüncesinin, tek olmasa da, en büyük temsilcileri şeyh ve hocaların kesimidir. Onlar, İslam'ın "İslam' da ruhbaniyet yoktur", şeklindeki açık düsturuna rağmen, kendilerini ayrı bir sınıf gibi organize ettiler ve İslam’ın yorumlanmasını tekellerine alarak kendilerini Kur' an-ı Kerim ile insanlar arasında aracı olarak konumlandırdılar. Din adamı olarak onlar ilahiyatçıdırlar, ilahiyatçı olarak onlar dogmatikdirler ve din bir defa ve ebedi olarak verildiğine göre, onların düşüncesine göre aynı din bir kere ve ebedi olarak yorumlanmıştır. Bu sebeple de en iyisi her şeyi, bin küsür sene öncesinde tarif edildiği gibi bırakmaktır. Statükocuların bu kaçınılmaz mantığına göre, ilahiyatçılar her yeni şeyin amansız düşmanıdırlar. Dünya gelişimi içinde ortaya çıkan yeni durumların düzenlenmesi ve Kur'an-ı Kerim'in hükümlerini hayata geçirmek amacıyla şeriatın yeniden ve tekrar yapılanması, dinin bütünlüğüne yönelik saldırı olarak tanımlanmaktadır. Belki burada İslam'a karşı bir sevgi duygusu vardır, ancak bu patolojik, gerici ve dar ufka sahip insanların sevgisidir ve henüz canlı olan İslam düşüncesini boğan bu gibi insanların sarılışından başka bir şey değildir.
Ancak İslam’ın, ilahiyatçıların elinde kapalı bir kitap olarak kaldığını düşünmek yanlıştır. Hala bilime karşı çok kapalı ve tasavvufa (mistisizm) karşı ise çok açık olan ilahiyat, bu kitabın (İslam) içine İslam ilmine aykırı çok sayıda irrasyonel ve hatta boş inançların girmesine izin vermiştir. İlahiyatın (teoloji) doğasını iyi bilenler onun mistisizme neden direnemediğini, hatta bu şekilde burada neden dini düşüncesinin zenginleştiğinin sanıldığını iyi anlarlar. Tarih boyunca, dinler arasında en temiz ve en mükemmel olan Kur'an'ın monoteizmi, tedricen kompromite (sulandırılmış) edilmiş, pratikte ise dini ticaretin iğrenç şekilleri ortaya çıkmıştır. Kendilerini din koruyucusu ve yorumcusu sanan kimseler, her halükarda çok güzel ve karlı olarak, dinden meslek yaptılar ve hiçbir vicdani rahatsızlık duymadan dinin hayata geçirilmeyişini kabul ettiler.
Böylece ilahiyatçılar yanlış yerde yanlış insanlar oldular. Ve İslam dünyasının uyanış emareleri gösterdiği şu günlerde bu kesim, bu alemin her türlü sert ve karanlık göstergelerinin temsilcileri oldu. Bu kesim, İslam dünyasına baskı yapan sıkıntılarla başa çıkılınası için herhangi bir yapıcı adım atma hususunda yetenek gösterememiştir. Sözde ilericiler, batıcılar, modernistler ve kendilerini daha nasıl adlandıran kimseler, onlar bütün İslam dünyasında tam bir felaketi temsil etmektedirler, zira çok sayıdadırlar ve özellikle hükümet, eğitim ve kamu hayatının tümünde çok etkilidirler. İslam'ı hocalar ve muhafazakarlarda görerek -başkalarını da buna inandırarak- modernistler bu düşünceyi temsil eden her şeye cephe almaktadırlar. Bu kendi kendini reformist ilan eden kimseleri, genelde utanmaları gereken şeylerle gurur duyduklarından tanırsınız. Genelde onlar; "babasının oğlu", Avrupa' da eğitim görmüş ve oradan zengin Batı'ya karşı büyük eziklik, ait oldukları geri kalmış ve fakir ortama karşı ise çarpıcı üstünlük (kibirli) duygularıyla dönmüşlerdir. İslami terbiye almadıkları, halkla manevi ve ahlaki bağ kuramadıkları için onlar çok hızlı bir şekilde temel ölçütleri kaybederler ve yerli kanaatlerinin, adet ve inançlarının tahrip edilmesi, yerlerine ise yabancılara ait olanların -ikame edilmesiyle, topraklarında bir gecede, aşırı hayranlık duydukları Amerika'yı yaratacaklarını sanmaktadırlar. Standart yerine onlar standart kültünü getirirler, bu dünyanın imkanlarını geliştirmek yerine heva ve heveslerini geliştirirler ve böylece rüşvetin, ilkelliğin ve ahlaki kaosun (kargaşa) yolunu açarlar. Onlar, batının gücünün, nasıl yaşadığında değil, nasıl çalıştığında bulunduğunu anlayamamaktadırlar. Batının gücü modada, allahsızlıkta, gece kulüplerinde ve ahlaksız gençlikte değil, batılı insanların hayranlık bırakan çalışkanlık, ısrarlı gayretleri ve sorumluluklarında yatmaktadır.
Bizim en büyük felaketimiz batıcılarımızın kullandıkları yabancı reçeteleri kullanmalarında değil, bu reçeteleri nasıl kullanacaklarını bilmediklerinde -daha doğrusu- bu esnada iyiye yönelik yeterince güçlü duygu geliştiremediklerinde yatmaktadır. Onlar faydalı mamul yerine, aksine medeni sürecin zararlı ve boğucu yarı mamullerini aldılar.
Bizim batıcıların evlerine getirdikleri değer bakımından şüpheli aksesuarlar arasında, genelde çeşitli "revulusyonel" (devrim gibi) fikirler, programlar, reformlar ve ''bütün sorunları çözen" benzer "kurtarıcı doktrinler" bulunur. Bu "reformlar" arasında inanılmaz ufuksuzluk ve uydurma örnekler vardır.
Bir asırdan fazladır ki batı medeniyeti dışında bulunan bir çok halk için, söz konusu medeniyetle tespit edilecek ilişkilerin sorunu ortada durmaktadır. Bu karşılaşma esnasında tamamen red tavrını mı koymalı, dikkatli uyum sağlama veya bu medeniyetin bütün unsurlarını sorgulamaksızın ve seçmeksizin kabul etmeli mi? Birçok milletin zafer veya trajedisi, onların bu kader sorusuna nasıl cevap verdiklerinde yatmaktadır
Öyle reformlar vardır ki içinden bir milletin bilgeliği ortaya çıkarken, diğer taraftan ihanetlerin en büyüğünü barındıranlar da vardır. Yakın tarihimizde Japonya ve Türkiye örnekleri bu hususta klasik durum arz ederler.
XIX. asrın sonu ve XX. asrın başında bu iki ülke benzer ve kıyaslanabilir durum arz ediyorlardı. İkisi de eski imparatorluk, kendine ait yapıları ve tarih içinde kendi yerleri belli olan ülkelerdi. İkisi de gelişmişlik bakımın­dan birbirine yakın ve hem imtiyaz hem de yük olabilecek muhteşem tarihe sahip idiler. Tek kelimeyle bu ikili gelecek için hemen hemen aynı fırsatlara sahipti.
Ondan sonra iki ülkede de bilinen reformlar gerçekleşti. Başkasının değil, kendi hayatını yaşamak için Japonya ilerlemeyi ve geleneği birleştirmeye çalıştı. Türkiye ile alakalı olarak, onun modernistleri tam tersi bir yol seçmişlerdi. Bugün Türkiye üçüncü sınıf bir ülke, Japonya ise dünya milletlerinin zirvesine çıkmıştır.
Yazı meselesinde Japon ve Türk reformistlerin gösterdikleri tavırdaki anlayış farkı, başka konulara nazaran, belki en açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Basitliği ve sadece 28 harfli olan arap yazısı, (Osmanlıca) bu özellikleri sebebiyle dünyanın en mükemmel ve yaygın yazısıdır, Japonya kendi Latinlerin (Romalılar) teklifini reddeder. O bütün reformlardan sonra ancak 46 işaret yanında 880 Çin ideagram (anlamı belirten işaret) olarak tespit edilen ve karmaşık (komplike) olan kendi yazısını korur. Bugün Japonya' da okuma-yazması olmayan bulunmamaktadır, Türkiye' de ise -harf inkılabından 40 sene sonra- nüfusun yarısından fazlası ümmidir. Bu durum bir sonuçtur ve bu konuda ama olanlar dahi görmeye başlamalıdır.
Sadece bu değil. Çok kısa bir süre sonra, yalnızca basit tescil aracı olan yazının sorun olmadığı anlaşıldı. Gerçek sebepler, sonra da sonuçlar, hakikatte çok daha derin ve önemli idi. Bütün medeniyetlerin özü ve ilerlemesi, yok edilmesi ve inkar edilmesine değil, devam ettirilmesine bağlıdır. Yazı, milletin tarihteki devamını sağlar ve "akılda tutma" şeklidir. Arap harflerinin kaldırılmasıyla Türkiye için, yazıda korunan geçmişin bütün nimeti kaybolmuş oldu. Bir çok diğer "paralel" reformlarla beraber, yeni Türk nesli kendini manevi dayanaktan yoksun ve adeta bir çeşit manevi boşluk (vakum) içinde buldu. Türkiye kendi "hafızasını", geçmişini kaybetti. Bu durum kime gerekli idi?
Demek ki İslam dünyasının reform taraftarları, yeni, değişmiş şartlarda ve yeniden eski ideal ve değerleri gerçekleştirmeyi bilen, akıllı ve bilge halk temsilcileri olamadılar. Onlar değerlerin bizzat kendilerine karşı ayaklandılar ve sık sık soğuk alayla ve şok edici basiretsizlikle halkın kutsallarını çiğneyip yerine sahtesini yerleştirebilmek için hakiki hayatı yok ettiler. Türkiye ve başka ülkelerde bu vahşiliğin sonucu olarak hasta millet yarattılar veya yaratmak üzeredirler. Kendine benzerneyen ve kendi yolunu hissedemeyen, manevi açıdan kafası karışmış ülkeler. Hakiki güç ve heyecandan yoksun, tıpkı onların Avrupalılaşmış şehirlerin sahte parlaklığı gibi onlarda var olan her şey sunidir ve otantik değildir. Ne olduğunu ve köklerinin nereden geldiğini bilmeyen bir ülke, nereye gideceğini ve yüzünü neye doğru çevirmesi gerektiğini bilebilir mi? Batılıların istediği sözü edilen reformlar, onların İslam dünyasına olan bakış açılarını ve o dünyayı nasıl "tamir" etmek istediklerini açıkça göstermektedir. Bu, her zaman yabancılaşma, gerçek sorunlardan ve halkın ahlaki ve bilimsel kalkınması için zorlu çalışmadan kaçınma ve dış, basit şeylere yönelmek olmuştur.
Kamu idaresini bu tip insanların elinde bulunduran Müslüman bir ülkenin bağımsızlığı ne manaya geliyordu? O özgürlüğü onlar nasıl kullandılar?
Yabancı örnekleri kabul etmek ve siyasi destek aramakla -Batılı ve ya doğulu olsun fark etmez- yöneticileri sayesinde bu ülkelerin hepsi yeni bir işgal hareketini uygun gördüler. İçinde başkasına ait felsefe, hayat tarzı, yardım, sermaye ve başkasına ait destek olan bir çeşit maddi ve manevi bağımlılık ortaya çıktı. Bu ülkeler hakiki değil, sahte bağımsızlık elde ettiler çünkü gerçek ba­ğımsızlık her şeyden evvel manevi bağımsızlıktır. İlk evvela manevi bağımsızlığı için mücadele edip kazanmayan halkın bağımsızlığı kısa bir süre sonra sadece milli marş ve bayrağa indirgenir ki bu iki şey hakiki bağımsızlık için çok yetersizdir. Müslüman halkların gerçek bağımsızlığı için mücadele, her yerde ve yeniden başlamalıdır.

(İslam Deklarasyonu Kitabından)


RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...