24 Temmuz 2013

Şapka Meselesi

ŞAPKA MESELESİ

1996 Yılının sanırım Kasım ayı idi, İzmir / Aliağa'dayız. Egenin soğuk ve esintili bir gününde iş yaptığımız şantiyeden gelip bir iş için doğruca Vergi Dairesi'ne gittim. Bir gün öncesinden beni çağıran Müdür Yardımcısı ile görüşmem gerekiyordu. Kendisinin Müdür'ün odasında bulunduğunu öğrendim. Kapıdaki görevliye içeri girmemde bir sakınca olup olmadığını danıştıktan sonra kapıyı çalarak içeriden buyur daveti alıp içeri girdim. Müdür Bey makamında, benim görüşeceğim yardımcısı ve başka birkaç memur da karşısında oturuyordu. 
"Özür dilerim, toplantınızı bölmek istemezdim. Müdür Yardımcısı Nevzat Bey beni çağırmışlardı, müsaadenizle kendisine buraya geldiğimi bildirmek isterim..." derken Müdür Bey mağrur ve buyurgan bir ses tonu ile adeta sözümü keserek "Bu kılıkla devlet dairesine gelinir mi?" deyince birden irkildim. Askeri eğitimden geçmiş ve bazı konularda duyarlılık karakterime işlemiş olduğundan ilk anda hemen suçluluk duygusuyla halimi düşündüm. Evet saçlarım biraz uzundu ve rüzgarda dağılıyordu, hava da soğuk olduğundan şapkayla hem soğuktan korunuyor hem de saçlarımın dağınık olmasına izin vermiyordum. Ayrıca 2-3 gündür de sakal traşı olmamıştım. Üzerimdeki kabanı ise içerisi sıcak olmasına rağmen daireye girdikten sonra çıkarmamış ve hatta önünü ise sanırım yine alışkanlık olsa gerek Müdür'ün odasına girerken sıkı sıkıya kapatmıştım. Kısa bir tereddütten sonra gayet mahcup ve saf bir şekilde "Ne varmış kılığımda?" deyiverdim. Fakat beyefendinin öfkesi daha da artmıştı sanki, hiç ikiletmeden elinin tersiyle de bir işaret yaparak "devlet dairesine şapkayla girilmez, çık dışarı!" dedi. O anda bütün askerlik yaşantım boyunca gördüğüm otoriter devlet ve onun despot memurunun zalim yönü bir kez daha karşımda canlandı. Hayır, bu kez ben gerçekten susmayacaktım. Hem mağdur olmuş, hem hakarete maruz kalmıştım ve üstelik de karşı taraf hakkında çok önemli bir koz aklıma gelivermişti. "Sayın Müdürüm, ben emekli bir subayım, nereye nasıl girileceği konusunda yeterli malumatım var. Buraya şapkayla girilmez diye bir kanun veya yönetmelik olmadığını da biliyorum." dedim. Bunun üzerine o şedid ve kibirli Müdür Bey birden değişiverdi ve hitap tarzı bile tersine dönerek özür diler bir üslupla; "Beyefendi, siz tabii ki bunları bilirsiniz, ben şahsım için bir talepte bulunmadım, bu makama saygıdır." dedi. Ben ise kaldığım yerden devam ederek; "Bakın benim sade bir vatandaş olarak buraya nasıl girmem gerektiğini belirleyen kanuni bir düzenleme yok. Ancak siz bir devlet memurusunuz ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ile korunarak değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen Şapka İktisası Hakkında Kanun gereğince sizin şapka takmanız zorunludur. Şimdi ben sorarım size: nerede sizin şapkanız?" dememle birlikte bakışları bir tuhaf oldu. Ben söze ara vermeden; "Saygı konusuna gelince, sizin istediğiniz buysa buyurun size saygı!" diyerek başımdaki şapkayı başımdan çekip aldım ve dağılan saçlarıma aldırmadan şapkayı cebime sertçe yerleştirdim. Ardından, şaşkın şaşkın bakan diğer memurların olduğu tarafa dönerek görüşeceğim Müdür Yardımcısı'na hitaben "Nevzat Bey, sizinle buradaki  toplantınız bittikten sonra görüşürüz." dedim ve arkamı dönüp oradan çıktım.

18 Temmuz 2013

Serencam 1

Serencam 1

Geceye açtım gözümü;
Kopkoyu bir karanlık.
Sayamadım karanlıkları
ve yandaşlarını.
Yürüdüm,
yürüdüm hep karanlık.
Yol sandım;
karanlık dehlizleri
Beraber yürüdüklerim
karanlıkta kaldı.
Göremedim yüzlerini

Gün doğmaya yakın
müşfik bir ses
"Korkma!" dedi,
"Korkma, aç gözlerini"
Oysa açıktı gözlerim.
Korktum.
daha sıkı yumdum
Sonra
bir fener belirdi ufukta 
cılız
O da söndü korkudan.
Her yanım ıssız..

Birden irkildim.
Karanlıktaki buyurgan ses:
"Kimsin ve necisin?"
 Anladım.
Karanlığın oğlu bu,
yeni köleler arıyor,
pazarda satmaya.
Hayır,
hayır yok öyle
Efendilerin kölesi olmak..
"Hayır!" dedim,

Zil çaldı
karanlıkta.
Gözüm açıldı.
Karanlıktan sonra,
ilk kez baktım yüzlerine;
maskeli balo
Hepsinin yüzü aynı

Neler oluyor?
Benim burada ne işim var?
Kim yazdı bu senaryoyu?
Sahnedeki tüm oyuncular,
bilmiyorlar ki oyundalar.
Rabbim!
Bu oyun bitmeli,
nerede ve nasıl?
Ne zaman?
Zaman durmuyor.
Akıl sahiplerinin
hesapları bitmiyor,
aklımı zorluyor
Kelimeler yetmiyor
ve
Sancı bitmiyor..

Peyami Bayram
18 Temmuz 2013
İstanbul

17 Temmuz 2013

Nasihat 2

Kafası karışıklara..

Hayat yolunda hep beraber yürüyüp giderken bazıları bu yol ve yolculukla ilgili anlam ve/veya yorum keşmekeşine düşer. Kendine bu hayatta adamakıllı bir yol seçemeyen veya yolculuğu kavrayamayan bütün kafası karışıklar önce yolcuları kusurlu bulur sonra da yolun eleştirisine girerler. Halbuki insan her eleştiriye önce kendinden başlamalıdır. 
Ben neyim?
Kimim ben?
Yaptıklarım düşündüklerim midir?
Çelişkilerim nedir?
Elbette herkesin bir tekâmül süreci vardır. Hiç kimse doğuştan mükemmel olmaz. Bu çırpınışlar da zaten insanın hep bu mükemmellik arayışının neticesidir.
Yalnız burada ayırt edilmesi gereken şudur ki; eleştirenin ne maksatla eleştiri yaptığını iyi anlamak gerekir. Bazılarının ne mükemmel olma derdi vardır ne de mükemmellik arayışı. Bu gibilerin yaptığı eleştirilerin maksadı kendi yanlışlarına yandaş bulma ve meşrulaştırma çabasından öte bir şey değildir oysa. Bu hastalıklı durumu bir kenara bırakalım.
Her kafası karışık için çözüm farklı olsa da genel olarak onlara tavsiyem;
1. Öncelikle baktığınız yeri değiştirerek olgu ve olaylara bir kaç farklı açıdan bakmalısınız.
2. Sürekli aynı ve benzer görüşleri dinlemeyi bırakıp tam zıt kutuplardaki fikirleri de irdeleyin.
3. Kendi görüşünüzü de karşıt görüşleri de sloganik söylemlerle değil temel prensipler ve ilkelerle inceleyin.
4. Mutlaka empati yapın. Eleştiride bulunduğunuz kişiler veya inanç/fikir mensuplarının neyi nasıl algıladığı ve hissettiğini anlamaya çalışın.

Son söz;
Kendiniz için istediğinizi başkaları için de istemedikçe asla gerçek anlamda saygın bir insan olamazsınız.

Peyami Bayram
16/07/2013

RAMAZAN 1447 CÜZ 30

OTUZUNCU CÜZ   Hicri 1447 yılında Ramazan ayı 29 günde hitama erdiği için bu son günde iki cüz birden okuduk ve Kur’an-ı Kerim’in kalbi ve...